Uçamayan Hollandalı

O, Highbury’nin gördüğü en büyük yıldızlardan birisiydi. 2011 yılında FourFourTwo dergisi için verdiği röportajda ilgi çekici konulara değinilmiş. “Barcelona’ya gidebilir miydi?”, “Uçak korkusu futbolunu etkiledi mi?”, “Teke tekte kim daha iyi? Kendisi mi yoksa Henry mi?”

Dennis Bergkamp, nam-ı diğer buz adam, hayatı, idealleri, en güzel golleri ve pasları hakkında konuşurken, lakabını akıllara getirmiyor. Arsenal’in ve Hollanda milli takımının eski yıldızı, oldukça sıcak, zeki, tutkulu ve nazik. Onunla konuşurken, tıpkı onu sahada izlerken vardığınız hissi yakalıyorsunuz. Konuşmadan ayrılırken, kendinizi daha mutlu hissediyorsunuz.

Gençliğinde idol olarak gördüğün futbolcular kimlerdi?

Glenn Hoddle’e hayrandım. Tekniği, her iki ayağını da çok iyi kullabilmesi, zarif dokunuşları büyüleyiciydi. Ajax genç takımındayken, Johann Cruyff A takımın teknik direktörüydü. Bir akşam antrenman sahamıza geldi ve bizimle çalıştı. 12 yaşındaki çocuklar için çok büyük bir olay! Bir an benim yanıma geldi ve çok rahat bir ifadeyle “Sadece oyununu oyna, eğlenmeye bak” dedi. Sonraki yıllarda beni A takıma aldı. Kulüpteki diğer isimler yeterince güçlü olmadığımı söylediklerinde o “sadece yeteneğine bakın” diyerek bana destek oldu.

Ajax seni 12 yaşında takıma seçerken ilk tepkin ne oldu?

Onlar bu teklifi ilk kez bana getirdiğinde 11 yaşındaydım fakat kendi halinde, gerçekçi olmaya çalışan ailem bu transfere izin vermemişti. 1 yıl sonra yeniden Ajax kapımızı çaldığında, benimle aynı yerden giden bir başka çocukla birlikte Ajax’ın yolunu tuttum. Ajax’a gittiğimizde kafamızdaki gibi olmadığını gördük. Genç oyuncuların gelişimi, eskiye göre daha az sistematikti. Sadece haftada iki kez zevkle futbol oynuyorduk. Adapte olması zor değildi. Elbette her maçı kazanmak için oynuyorduk, daha önce alışmış olduğum mentaliden farklıydı ancak kafamda yarattığım kadar zor olmadığını söyleyebilirim.

Baskıya rağmen nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun? Bu, yıllarca çalışmanın sonucu mu yoksa tamamen senin karakterinle mi ilgili?

Çok iyi odaklanıyordum. Ve herkese duygularımı belli etmezdim: birlikte çalıştığım insanlar ve ailem hariç. Hiçbir zaman gergin olmadım. Şimdi çalıştığım çocuklara “yüzünüzde gülümsemeyle oynayın” diyorum. Onların bana cevabı ise “ama sen öyle yapmadın” oluyor. Futbol oynarken, oyuna öylesine odaklanıyordum ki buz gibi bir görüntü sergiliyordum. Oysa içimde çok büyük bir mutluluk vardı.

Kısa sürede yaklaşık 100 gol, üç kez üst üste Eredivisie’de gol krallığı…Zamanla harika bir golcüden, harika golleri atan adama dönüştün. Neler değişti?

Sahadaki rolüm değişti. Ajax’ta, her maç en az 4-5 önemli fırsat yakalayabiliyordum. Inter’de ise 1 tane bulabiliyorsanız kendinizi şanslı saymalıydınız. Arsenal’de ise, 2. forvet olarak kendimi çok rahat hissettim. Ceza sahasına doğru zamanda girip gol bulmak benim tarzım değildi. Bu alanda Ian Wright’tan çok etkilenmişimdir. İnanılmaz bir oyuncuydu.

İlk büyük turnuvan Euro 92’de gol krallığına ulaşınca neler hissettin? Sonunda başardığını düşündün mü?

Takım 88’de Avrupa şampiyonu olmuştu ve ben, hayal kırıklığı olan 90 Dünya kupasından sonra takıma dahil olmuştum. 92’de her şeyimi vermeye hazırdım. Kendimi takıma uymuş hissediyordum. Bu turnuva da benim için, üzerime düşeni yaptığım bir turnuva olmuştu. Almanya ve İskoçya’ya karşı gol atmıştım ve başka bazı gollere katkıda bulunmuştum. Benden memnun kaldıklarını düşündüm. Ajax’taki başarılarımızla karşılaştırdığımda, bu turnuva benim bir başka aşama olmuştu.

Johann Cruyff’un seni Inter’e transfer olmaman konusunda uyardığını okudum. Bunun sebebi neydi?

O hiçbir zaman bunu açıkça dile getirmese de, Barcelona’ya katılmamı istediğini biliyorum. Bana sürekli gitmemem gereken takımları söylerken, Barcelona’yı bu takımların haricinde tutuyordu. Açıkçası, her zaman İtalya’ya gitmek istemiştim çünkü o dönem en iyi lig İtalya’daydı. Milan’a gitmek istemedim çünkü Gullit, Van Basten ve Rijkaard oraya gitmişti. Benim için geriye Juventus ile Inter kalıyordu. O dönem Interli yöneticilerle anlaşmıştım ve Inter’e gitmeyi tercih etmiştim. Bana birçok konuda söz vermişlerdi ancak daha sonra öğrendim ki bu sözlerin birçoğu tutulmuyormuş. Örneğin daha çok hücum futbolu oynayacağımızı söylemişlerdi. Evet hücum futbolu oynamıştık ama yalnızca ilk ay. Inter günlerim, umduğum gibi gitmemişti ama yine de İtalya, gelişimime önemli katkıda bulunmuştu. Orada, daha profesyonel olmayı, aynı anda 2-3 savunmaya karşı ve takımdan ziyade kendisi için oynayan oyuncularla oynamayı öğrendim.

Inter’deyken takım arkadaşlarınla aran nasıldı?

Onlarla aram iyiydi. Kulüpte 10-15 yıldır oynayan birkaç oyuncu vardı: Bergomi, Battistini ve Ferri. Hepsi de bana karşı çok iyiydi. Nicola Berti ile de iyi anlaşıyordum. O çok iyi birisidir. Aslında kimseyle bir problemim olmadı. Sadece Ruben Sosa ile saha içinde yeterli uyumu sağlayamamıştım. Takımın 2 as forvetiydik ve daha iyi bir uyum içinde olmalıydık. Öte yandan, onunla da saha dışında bir problem yaşamadım.

İtalyan basını “Haftanın eşeği” ödülünü “Haftanın Bergkamp’ı” olarak değiştirdiğinde ne hissettin? İngiliz basınıyla İtalyan basınını karşılaştırabilir misin?

İtalyan basını, her gün, detaylı bir şekilde konuşmamı bekliyordu. Eğer pazar günü maç varsa, elbette pazartesi günü maç hakkında konuşuyordum. Fakat aynı şeyi Salı ve Çarşamba konuşmak istemiyordum. Her neyse, İtalya’da haftada 2 kez basına konuşmak zorunda kalıyordum ki bu İngiltere’ye ve hatta Hollanda’ya göre bile çok fazlaydı. Buna rağmen İtalyanlar kızgındı. Onlar benimle daha sık konuşmak istiyordu ve fakat onları reddediyordum. Özel bir yaşama da ihtiyacım vardı ve İngiltere’de basın buna daha çok saygı duyuyordu. İngiltere’de, oynadığım ilk yedi ya da sekiz maçta gol bulamayınca eleştirilmiştim. Ancak futbol hakkında yapılan eleştiriler beni üzmüyor. İtalya’da durum daha farklıydı ve bambaşka hikayeler üretiliyordu.

Hatırladığım kadarıyla Massimo Moratti, sen Arsenal’e giderken Bruce Rioch’a şöyle demişti: “Bergkamp 10 gol atarsa şanslısın”. Bu sözler seni nasıl etkiledi?

Bunu duyduğuma şaşırdım çünkü onunla aram çok iyiydi. O, futbolu çok seviyordu ve ayrılacağım için üzgündü. Inter’deki 2. yılımın sonunda bana bazı değişikliklerin olacağını söylemiş ve takımda kalmamı istemişti. Bense daha fazla kalmak istemediğime karar verdim. Ancak kötü hislerle ayrılmadım.

Çocukken, ailen Manchester United’ı destekliyordu ve senin favori oyuncun Glenn Hoddle’dı. Peki öyleyse, sen neden Arsenal’i seçtin?

Aslında babam bir Denis Law hayranıydı; Manchester United taraftarı değil. Tıpkı onun gibi, ben de Tottenham taraftarı değildim; Glenn Hoddle’a hayrandım sadece. Planım, İtalya’dan sonra İngiltere’ye gelmekti. Tutkuyu ve kalabalığı seviyordum. Menajerim David Gein’i tanıyordu çünkü Glenn Helder de Arsenal’deydi. Önce onlar telefonda konuştu. Bruce Rioch ve Dein birçok vaatte bulundu: hücum oynayacağımızı söylediler. Inter tecrübemden ötürü bu sözleri ciddiye alamıyordum. Fakat sonra düşündüm: Arsenal? Peki dedim. Onlar Kupa Galipleri Kupası’nı kazandılar; Ian Wright’a sahipler ve ayrıca 8-9 oyuncunun sürekli oynadığı yerleşmiş bir ekip durumundalar. Bunları göz önüne alınca, Arsenal’in bana uyacağına karar verdim. Büyük bir kulüptü ve istediğim gibi oynayabileceğimi düşündüm. Ve elbette Highbury çok güzeldi. Geriye dönüp baktığımda, orada 11 yıl geçirmeyi beklemiyordum ama oraya geldiğim ilk günden son güne kadar, olmak istediğim yerdeydim.

Arsenal, 90’larda önemli bir içki kültürüyle tanınıyordu; Özellikle Tony Adams, Paul Merson ve Ray Parlour gibi oyuncularıyla…Bu sende nasıl bir etki bıraktı?

Bu anlamayadığım bir durumdu. Sezon öncesi antrenman için İsveç’te kampa gitmiştik ve günde 2 kez antrenman yapıyorduk. Akşam eşimle yürümeye çıktığımda tüm Arsenalli oyuncuları bir pubda otururken görüyordum. Buna inanmakta zorlanıyordum. İşin komik yanı, bu durumun antrenmanda hiç belli olmamasıydı. Her zaman hazırlardı. Ben içmiyordum ve onlar da buna saygı duyuyordu. Bu kültür, İngilizlerin bir parçasıydı ve ben de buna saygı duymak zorundaydım. Sonraki sene Arsene geldi ve her şey değişti. Sonraki yıllarda, başarılı İngiliz savunma oyuncularımızla zaferler kazandık. Onların sayesinde, Avrupalı oyuncuların genellikle sahip olamadığı takım ruhunu kazanmıştık. Kazanmayı rakipten daha fazla istemek ve bunun için çok çalışmak, olmazsa olmazımız haline gelmişti.

Arsenal’deyken adeta bir asist makinesi haline gelmiştin. Aklında kalan önemli pozisyonlar var mı? Örneğin, Juventus’a karşı oynarken Ljungberg’e verdiğin gol pası enfesti.

Evet o pozisyon benim de favorimdir. Freddie’nin koşu yapmasını bekliyordum. O, sahanın bir yerinden aniden çıkar gelirdi ve ben de topu ona atardım. Ashley Cole’a da birçok asist yaptığımı hatırlıyorum. Gözümün ucuyla onun geldiğini görebilirdim.  O koşmaya başladığında, ne yapmak istediğimi bilirdi. Ceza sahasında, arka direğe doğru bir pas atardım ve hızıyla topu almayı bilirdi. Ona karşı koyabilmek çok zordu. En az onun kadar hızlı bir sağ kanadının olması gerekiyordu rakibin. Gol atmanın zevki tartışılmaz; ancak asist yapmak da benim için en az gol atmak kadar keyifliydi. Bu adeta bir puzzle çözmek gibidir. Kafamda her zaman, 2-3 saniye sonra neler olacağını görürdüm. Bunu hesaplayabilirdim. Başka birisinin göremediği bir şeyi yapmak da, çok memnuniyet vericiydi.

Arsenal’deki ilk sezonunun sonunda Bruce Rioch görevinden ayrıldığında, takımdaki yerin için endişe duymuş muydun?

O zamanlar, oynadığım oyunla, yerimi kaybedeceğime dair bir endişe duymuyordum. Bruce ayrıldığında, İtalya sendromunu yeniden yaşamaktan korkmuştum. Bruce ile iyi bir sezon öncesi süreci geçirmiştik ama sonra birden Bruce gitmişti. Ne olacağını bilmiyordum. Daha sonra Arsene Wenger takımın başına geldi ve bu beni rahatlattı çünkü onun Monaco’da oynattığı oyunu iyi biliyordum.

1997’de Leicester’a attığın 3. gol, 1998 Dünya Kupası çeyrek finalinde Arjantin’e attığın gol ve 2002’de Newcastle’a karşı attığın gol. Sence hangisi en güzeliydi?

Arjantin’e attığım gol benim favorim. Dünya Kupası gibi bir sahnede, o şekilde bir gol atmak…Güzel futbolu seviyorum ama yaptıklarımızın bir anlamı olmalı. O gol sayesinde Dünya Kupası’nda yarı finale yükselmiştik. Golden sonra gösterdiğim tepki çok duygusaldı çünkü henüz çocukken Dünya Kupası hayalleri kurduğumu hatırlamıştım. Golü nasıl atmıştım? Önce, Frank de Boer ile göz göze gelmiştim. Bana topu o atacaktı. Daha sonra, hızla ileri yönelecektim ve topu ceza sahası içinde alacaktım. Top arkamdan, omzumun üzerinden önüme doğru geliyordu. Ceza sahasına girdiğimde, biraz öne atılarak gelen topu kontrol ettikten sonra, beni savunan Ayala’yı çalımlamam gerekiyordu. Topa 2. dokunuşumla, onu çalımlayıp şut açısını yakaladım. Bu andan itibaren golü atacağıma inanmıştım. Uzak köşeyi hedefledim ve istediğim gibi bir şutla golü attım. Newcastle’a attığım golden önce şöyle düşünmüştüm: “Ne yapıp edip, kaleye yöneleceğim.” Top bana gelmeden metreler önce, karşımdaki savunmayı geçmeye karar vermiştim. Leicester’a attığım gol de çok güzeldi ama Newcastle’a attığım golde şansın etkisi büyüktü. Leicester’a karşı; pası aldığımda ne yapmak istediğimi biliyordum; kontol et, ayağını hazırla ve bitir.

90’larda müthiş oyunculara sahip Hollanda ile hiçbir kupa kazanamamak seni çok üzdü mü? Sence en büyük problem neydi? Teknik adamlar, oyuncular ya da takım ruhu?

1992’de çok yaklaşmıştık ama artık kendi döneminin sonuna gelmiş olan bir takıma sahiptik. Bunu yeterince istemişley miydi? Ne başarmak istiyorlardı? Tekrar Avrupa Şampiyonu olmak mı? Daha aç olmaları gerekiyordu. Bir basamak daha atlayabilmiş olsaydık, zirvede rahatlıkla yer alabilirdik. 1994’deki Dünya Kupası çok iyi bir deneyimdi fakat sonunda kupayı kazanmak için yeterince iyi olmadığımızı anlamıştım. Ancak, kesinlikle Brezilya’ya kaybetmemeliydik. Onlardan daha iyiydik. 1996’ya geldiğimizde, sorunların ne olduğunu biliyorduk. Tüm sorunları, Ajax oyuncuları takıma getirmişti. 1998’de ise, gerçekten kazanabilirdik. Bence en iyi takımdık. Brezilya’yı yenmeli ve daha sonra Fransa’ya karşı çok iyi bir final maçı çıkarabilirdik. Benim anladığım kadarıyla, Fransa da bizimle karşılaşmak istemezdi.

Euro 2000’de yine benzer şeyleri yaşadık. İtalya’yı yenip finale çıkmalıydık. Aslında Hollanda’da sürekli penaltı çalışması yaparız. Sonuçta, çok iyi oyuncularımız da vardı ancak yine son adımı atmayı başaramamıştık. Bazen düşünüyorum da bizim biraz da farklılıklara ihtiyacımız vardı. Hepimiz tekniği ve oyun zekası yüksek, pas oyununda başarılı oyunculardık. Ama bazen de duvar gibi duran savunma oyuncularına ihtiyacınız olur. Ve elbette ileri uçta da daha golcü isimlere…

Daha kötü bir oyunla Dünya Kupası’nın kazanmayı mı yoksa Total Futbol ile kaybetmeyi mi tercih edersiniz?

2010 Dünya Kupası finali, ağızda kötü bir tat bırakıyor çünkü Hollanda turnuva gelmeden önce, kendine has (hücum) iyi bir oyun ortaya koymuştu. Aslında turnuvada da hücum futbolunu az da olsa sergilemişti. Bunu 2008’de İtalya ve Fransa karşısında da göstermişti. Ama ne olduysa, final maçında İspanya’ya karşı futbol oynamayı adeta unutmuştu takım. Topa müdahalaler daha önemli hale gelmişti ve biz bu alanda pek iyi sayılmazdık. Temiz oynamamak bize göre değil ve böyle de oynamamalıyız. Sert oyunun sebebi, büyük ihtimalle bir türlü kendi oyunumuzu sahaya yansıtamamış olmamızdı. Frank de Boer, Phillip Cocu ve Bert Van Marwijk’i tanıyan birisi olarak, böyle bir oyunun planlamadıklarını düşünüyorum. Bu, onların tarzı değildir. Hatta Phillip bana bunun, onların niyeti olmadığı söylemişti. Her ne olursa olsun, bir Hollandalı olarak bu oyundan biraz utanç duymuştum. Bu gerçekten Hollanda futbolu değildi. 2 büyük futbol ülkesi karşılaşıyordu ve bir taraf oyun oynamaya çalışırken, diğer taraf onları engellemekten başka bir şey yapmıyordu ki bu, daha önce yaptığı bir şey değildi.

Uçma korkun, oyununu hiç etkiledi mi? Eminim arabada ve gemilerde geçen uzun yolculuklar çok yorucu olmalı.

Hayır, tam aksine. Uçmayı bırakınca çok rahatladım. Bir maçtan 3 gün önce, sonraki uçuşu düşünüp çok endişelenmiştim. Maç sırasında, dönüş yolculuğunu düşünüyordum. Bu durum, oyundan zevk almama engel oluyordu ve sonunda ya uzun süre boyunca terapi almaya karar verecektim ya da uçmaktan tamamen vazgeçecektim. Etrafımdaki herkes bunu kabul etmişti. Arsenal’e geldiğimde, sözleşme için bir araya geldiğimizde bana söylenen ilk şeylerden birisi, uçmak zorunda kalmayacağım olmuştu. Ama her yere araçla gitmek zorunda kalacaktım. Bu da benim için sorun teşkil etmiyordu.

Forvette hangi oyuncuyla oynamaktan en büyük zevki aldınız? Van Basten, Henry, Kluivert, Wright, Anelka…Ve sizde en iyisi kimdi?

Kariyerim boyunca hep başkalarının oyununa göre kendimi ayarlamaya çalıştım. Nicolas Anelka ile bu kolaydı çünkü çok hızlıydı. Aniden savunmanın arkasına sarkardı ve topu ona atar, kaleciyle karşı karşıya kalmasını sağlardım. Thierry Henry, çok yetenekli bir oyuncuydu. Ian Wrigt da harikaydı. Ama içlerinden birisini seçmem gerekirse, onunla geçirdiğim yenilgisiz sezondan dolayı Henry cevabını verirdim. Günümüzde de hızlı ve golcü oyuncular var. Henry’i öne çıkartan yanı, yeteneklerini çok iyi kullanıyor olmasıydı. Marco van Basten’in de kendine has bir stili vardı. Harika bir bitiriciydi ve ayrıca mükemmel dokunuşları vardı. Karar vermesi zor ama uzun süre birlikte antrenman yaptığım ve sonunda gerçekten bir partner olduğum Henry benim için en iyisiydi.

Karşısında oynadığın en iyi savunma oyuncusu kimdi?

Bence en iyiler, Sol Campbell ve Jaap Stam gibi sert, soğukkanlı ve oyunu iyi okuyabilen oyuncular. Her zaman Sinisa Mihajlovic veya Marco Materazzi gibi sert oynayan, kimse size bakmazken ayağınıza basan veya dirsek atan oyunculara karşı oynamayı da sevmişimdir. Bu tür oyunculara karşı daha iyi oynamaya çalışırdınız. Martin Keown gibi, işini iyi yapan ama soyunma odasında çok konuşan (esprili bir dille) oyuncuları da severim. Birisine gol izni vermediği zaman bununla övünürdü. Ve rakibine karşı dilini kullanmaktan çekinmezdi: “Hadi gel, seni bekliyorum. Beni geçebileceğini mi düşünüyorsun? Hadi dene öyleyse”.

Antrenörlük yapmayacağını söyledikten sonra fikrini ne değiştirdi?

Futbolu bıraktığımda, antrenörlük yapmayı düşünmüyordum. Bir süre golf oynadım ve çocuklarla vakit geçirdim. Oğlum, yerel bir kulüpte oynuyordu ve sık sık onunla antrenmana gidiyordum. Böyle zamanlarda antrenmanlardan çok zevk aldım. Sonunda Hollanda’da antrenör olmaya karar verdim. 1 yıl içinde diplomamı aldım ve artık her yerde antrenörlük yapabilirdim. O dönemde Marco van Basten ile bir görüşmem olmuştu. Bana dedi ki: ” Neden Ajax’ta denemiyorsun?” Kendimi bir gün orada antrenörlük yapıyorken görebiliyorum. Ayrıca Arsenal’de de kendimi görebiliyordum. Antrenörlük beni yeniden oyunun içine aldı fakat bunun için biraz desteğe ihtiyacım oldu.

Geleneksel, zeka dolu, eğlenceli ve göze hoş gelen Hollanda futbolu sona mı eriyor?

Evet sanırım öyle. Ancak öteki takımlar büyümeyi sürdürüyor. Barcelona veya Arsenal’in oyununa baktığınızda, onlarda da eski Hollanda futbolunun izlerini görebilirsiniz. Topu bir kez aldıklarında, birkaç kişi birden hareketleniyor. Hollanda takımları artık böyle oynamıyor. Şu anki Hollanda futbolunda, topu alan kişiye en fazla bir başka oyuncu daha eşlik ediyor. Başka kimse hareket etmiyor. Bu sayede savunması kolay hale geliyoruz. Daha az isabetli pas ve daha az hareket görüyoruz.

Umuyorum ki en azından Ajax’ta gençlere şans vermeyi başaracağız. İlk sene diğerleri kadar iyi olmayabilirler ama tecrübe kazandıkça kendilerine olan güvenleri de artacaktır. Bazı şeyleri değiştirmemiz gerekiyor. Yıllar önce Ajax’a katıldığımda (Cruyff döneminde), 2 kanatlı, etkileyici ve tüm Avrupa’nın, Wenger’in Monaco’suyla birlikte bizden bahsetmesine sebep olan bir hücum futbolu oynuyorduk. Artık öyle değil. Artık Barcelona ve Arsenal gibi takımlar, diğerlerinden farklı konumda.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir