Ballon d’Or Kazanan Tek Stoper: Fabio Cannavaro

“Scugnizzo” Fabio Cannavaro, 90’lı yıllarda çocukluğunu yaşamış futbolseverlerin gözünde en iyi stoperlerden birisiydi. Dünyada yılın futbolcusu ödülünü kazanan tek stoper olan Cannavaro’yu anmak biz futbol romantiklerinin boynunun borcu sayılır. Haydi hep birlikte bu muhteşem defansı hatırlayalım.

Napoli’de çocuk olmak, İtalya’nın diğer şehirlerinde çocuk olmaktan farklıdır. Napoli dışındaki yerlerde çocuklar “bambini” iken, güney İtalya’nın en kalabalık şehrinde “scugnizzi” olurlar. Bu, aslen sokak çocukları anlamına gelse de, aklınıza kötü şeyler gelmemeli. O çocukların aklı fikri, Napoli sokaklarında bütün gün futbol oynamaktır. İşte Fabio da böyle bir ortamdan geliyor.

13 Eylül 1973’te, 3 çocuklu bir ailenin 2. çocuğu olarak dünyaya gelir Fabio. Çocukluğu, ablası Renata ve ileride tıpkı kendisi gibi bir savunma oyuncusu olacak olan küçük kardeşi Paolo ile geçer. Annesi Gelsomina Costanza, babası ise banka memuru olarak çalışan ve aynı zamanda yerel bir kulüpte futbol da oynamış olan Pasquale Cannavaro’dur. Her ne kadar baba Cannavaro’nun futbol kariyeri parlak olmasa da, oğullarını futbolcu olma konusunda desteklediği açık. Hatta Fabio’nun babasından aldığı ilk hediyenin futbol topu olması hiç de şaşırtıcı değil.

Fabio’nun doğup büyüdüğü şehir Napoli, İtalya’nın güneyinde yer alan, ülkenin en kalabalık 3. kenti. Şehir, birçok yönüyle İtalya’nın geri kalan kısmından ayrılıyor. Napolililer, kendilerini farklı bir yere koyuyor bu noktada. Öyle ki, Cannavaro da şu tespiti yapıyor: “Napoli, İtalya’nın geri kalanından farklıdır. Örnek vermem gerekirse, Rio de Janeiro’ya, Milano’ya olduğundan daha çok benzer. Birçok sorunu içinde barındıran bir şehir Napoli; insanlar fakir ve suç oranı yüksek ancak tüm bu sorunlara rağmen kendi içinde mutlu bir yerdir. Yüzleri gülen insanlar yaşar burada. Ve hayat, özellikle de çocuklar için sokaklarda yaşanır…

Napoli sokakları (Kaynak: diarionapoletano.wordpress.com)
Napoli sokakları (Kaynak: diarionapoletano.wordpress.com)

Napoli, ülkenin en eski liman kentlerinden birisi. Vezüv yanardağının eteklerine yerleşmiş olan bu şehir, yıl boyunca birçok turiste evsahipliği yapıyor ancak fakirlik, şehirde kronikleşmiş durumda. Kentin en bilinen unsurları, Camorra adıyla tanınan mafyası, harika pizzası ve elbette Diego Maradona.

Fabio, Napoli sokaklarında tıpkı Güney Amerikalı yaşıtları gibi top peşinde koşarak futbola başladı desek yanılmış olmayız. “Napoli, İtalya’nın Brezilyası sayılabilirdi. Napoli’nin Rio’ya benzerliği, futbol için de geçerliydi. Brezilyalılarda olan oyundan keyif alma alışkanlığı bizde de vardı.” diyor Cannavaro. Ancak buna rağmen Fabio, bir hücumcu olmak yerine tarihin en iyi savunmacılarından birisi olmuştu. Bunun hikayesine gelmeden önce, Cannavaro’ya kulak vermeye devam edelim:

Günümüzde İtalyan futbolunu düşündüğümüzde, akla öncelikle savunma gelebilir. Belki de çocuklar Giorgio Chiellini veya Leonardo Bonucci gibi olmanın hayalini kurar. Fakat ben farklı bir şey söyleyeceğim: Futbola bir savunma oyuncusu olarak başlamadım. 1982 Dünya Kupası’nda 6 gol atan santrafor Paolo Rossi’yi izleyen birisi, savunmacı olmayı nasıl isteyebilirdi ki?

İtalya’daki birçok erkek çocuk gibi, televizyonun karşısında oturuyordum. Hakem final maçında son düdüğü çalıp İtalya Dünya şampiyonu olduğunda henüz 9 yaşındaydım. Televizyonda spikerden “Campioni del mondo! Campioni del mondo! Campioni del mondo!” (Dünya şampiyonu! Dünya şampiyonu! Dünya şampiyonu!) sesleri yükseliyordu.

1982 Dünya Kupası finalinde orta saha oyuncusu Marco Tardelli’nin golünü hiç unutamadığını söylüyor Fabio. “Hala finalde orta saha oyuncusu Marco Tardelli’nin takımı ateşleyen golünü hatırlarım. Gol sevincini unutmam mümkün değil; golü attıktan sonra yüzündeki mutluluğu, iki yumruğunu havaya kaldırarak koşuşunu…” Fabio da, tıpkı Tardelli gibi bir orta saha oyuncusu olarak başlamış kariyerine.

(Solda) Gentile ve Tardelli 82' finalinde golü kutluyor (Kaynak: RadioCalcio)
(Solda) Gentile ve Tardelli 82′ finalinde golü kutluyor (Kaynak: RadioCalcio)

Kariyerine başlamış diyorum ama çocukluğu ve gençliğinde sokaklarla Napoli genç takımı arasında mekik dokumuş Fabio. Napoli’ye dahil olduğunda önce top toplayıcı bir çocukmuş. Bu sayede Diego Maradona ve Ciro Ferrara gibi efsaneleri antrenmanda izleme şansına sahip olmuş. Genç takıma dahil olduktan sonra bile, geri kalan vakitlerinde Fuorigrotta sokaklarında arkadaşlarıyla top oynamaya devam etmiş.

Genç takımla çalışmaya başladığım ilk zamanlar, sokakta arkadaşlarımla oynamaya devam ediyordum. Bu eğlenceyi kaçırmak istemiyordum çünkü sokaklarda kurallara bağlı olmadan oynamak çok keyifliydi.” diyor Fabio. “Sokakta dar alanda ve az kişiyle oynadığınızda yaklaşımınız değişiyor. Kurallar olmadan ve dar bir alanda daha zeki ve daha esnek olabiliyorsunuz. Oysa günümüzde futbol esneklikten uzak, katı bir oyuna dönüştü. Günümüz koşullarında profesyonel kulüplerde yetişen oyuncular, esnekliğe izin vermeyen oyun anlayışlarına alışmış durumdalar.

Fabio’nun çocukluğunda şahit olduğu ve sevindiği tek zafer, İtalya’nın 82′ Dünya şampiyonluğu değildi. O güne dek 60 yıllık tarihinde önemli bir başarısı olmayan Napoli, 1980’li yıllarda kadroya katılan Arjantinli sayesinde tarihinin en parlak dönemine girmişti. 1984’te Barcelona’dan takıma transfer olan Diego Maradona önderliğinde kulüp, 1986/87 sezonunda ilk lig şampiyonluğuna ulaşmıştı. O zamanlar 13 yaşında olan ve top toplayıcı olarak görev yapan genç Fabio, bu başarıya en yakından şahit olma şansına sahipti.

cannavaro
10 Mayıs 1987 – Napoli’nin ilk Serie A şampiyonluğu (Kaynak: https://www.facebook.com/cannavaroofficial/?fref=ts)

Şaşırtıcı gelebilir ama bunu belirtmeden geçemeyeceğim: Genç Fabio’nun idolü, kulübün başarılı defans oyuncuları Ciro Ferrara veya Giuseppe Bruscolotti değil, efsanevi 10 numara Maradona’ydı. Fabio’nun odasında duvarlar Maradona posterleriyle doluydu. Aradan yıllar geçtikten sonra bile Maradona hakkında şunları söylüyor Fabio: “O bence sadece bir futbolcu değildi, çok farklıydı. O gerçekten inanılmazdı.

Artık futbol kariyerine değinmenin vakti geldi sanırım. Fabio, Napoli genç takımında, efsanevi oyuncuları yakından izleyerek futbola adımını attı. Orta sahada hayranı olduğu Marco Tardelli gibi top koşturmayı hayal ederken, genç takım hocasının yönlendirmesiyle bir savunma oyuncusu haline geldi. İtalyan futbolu için ne kadar önemli bir seçim değil mi? Fabio, Rio görünümlü, Brezilya ruhu taşıyan şehirde, üstelik orta saha olmak isterken savunmaya evrilmesini şu gerekçelerle açıklıyor: “Sanırım daha iyi konsantre olabilen ve daha disiplinli olanları savunmada tercih ediyorlardı.” Bence mantıklı bir açıklama. Ama yine de, idolü Diego Maradona gibi disipliniyle ün yapmamış birisi olan, ayrıca fiziksel açıdan klasik bir stopere benzemeyen Cannavaro’yu savunmacı yapmak, gerçekten ileri görüşlü bir antrenörün seçimiymiş diyebiliyorum.

1.76 m boyundaki Fabio, kendisinden beklenmeyecek düzeyde sıçrama yeteneğine sahipti. Bu yeteneğinin babasından geldiğini söylüyor. Babasını tanıyanlar, onun da çok iyi bir sıçrama yeteneği olduğunu söylüyormuş. Fabio kısa boyunun getirdiği dezavantajı, sıçrama yeteneği ve hızıyla kapatıyordu. Ayrıca sezgileri çok kuvvetliydi. Bu konuda şunları söylüyor: “Aslında, boydan ziyade zamanlama önemlidir sıçramada. Benim oyunumun anahtarı da budur. Her şey, doğru zamanlamaya bağlıdır ve bu öğrenilir bir şey değildir, insanın içinden gelir.” Paolo Maldini’nin meşhur bir sözünü hiç unutmamış: “Eğer rakibime müdahalede bulunmak zorunda kaldıysam, çoktan hata yapmışım demektir.” Cannavaro da sezgilerini kullanıp, doğru zamanlamayla harika bir savunma oyuncusu olmuştu. Bunda elbette ki Napoli’deki ilk yol göstericisi sayılabilecek Ciro Ferrara’nın da payı büyüktü.

Ferrara, Maradona ve arkadaşları 89' UEFA Kupası finalinde (Kaynak: Forza27)
Ferrara, Maradona ve arkadaşları 89′ UEFA Kupası finalinde (Kaynak: Forza27)

Cannavaro’ya göre kariyerini şekillendiren 2 temel unsur vardı. Bunlardan ilki, en iyileri izleyerek savunma yapmayı öğrenmekti. O da usta savunmacı Ciro Ferrara’dan çok şey öğrenmişti. Ferrara’yı ilk kez, 1987’deki muhteşem sezonda tanımıştı. Kariyeri boyunca Napoli ve Juventus için 500’den fazla maça çıkmış olan Ferrara için şunları söylüyor: “Ferrara, birçok İtalyan gibi, sözünü sakınmazdı. Nerede olman ve ne yapman gerektiğini, ayrıca rakibine karşı herhangi bir avantajın olup olmadığını söylerdi.

Genç Fabio, Napoli antrenmanında. (Kaynak: Skysports)
Genç Fabio, Napoli antrenmanında. (Kaynak: Skysports)

Fabio o dönem birçok oyuncudan çok şey öğrendiğini itiraf ediyor ama içlerinde birisinin çok özel olduğunu belirtiyor: idolü Diego Maradona. “Her gün efsaneyi izliyordum. Ve ilk defa A takımla antrenmana çıkacağım zaman, sonunda onunla çalışabileceğim için çok heyecanlı ve mutluydum.” diyor Cannavaro.

Burada meşhur olmuş bir anısı akla geliyor Cannavaro’nun. Bunu ondan dinleyelim: “Ferrara gülümseyerek bana bakmış ve şöyle söylemişti: ‘Hayır, hayır, sen yalnızca Maradona ile antrenman yapmayacaksın. Sen, Maradona’ya müdahalede de bulunmayacaksın. Onun ayağından topu asla alamazsın.’ Ve daha sonra bana bir top verdi. ‘Bu topu al, çünkü Maradona’dan alamayacaksın. Ancak, benden alabilirsin.

“Zamanla Ferrara ve diğer A takım oyuncularına karşı antrenman yapma şansını yakalamıştım. Bir gün Maradona ayağında topla bana doğru geliyordu. O an hiçbir şey düşünmeden topa doğru bir hamle yapmak istemiştim. Ve Maradona’ya müdahalede bulunmuştum. Dehaya! Efsaneye! Aniden takım arkadaşlarımın bakışlarını üzerimde hissetmiştim. Daha sonra Ferrara’nın sözleri aklıma geldi: ‘Maradona’ya müdahalede bulunmayacaksın.’ Gülen tek isim Maradona’ydı. Antrenmanın sonunda yanıma gelmiş ve bana ayakkabılarını vermişti. Odamın duvarlarında Maradona’nın posterleri vardı. Şimdi de, ellerimde kramponları…”

Cannavaro’yu geliştiren 2. önemli unsur da en iyilere karşı oynamaktı. “Dünyanın en iyi defansı olmak istiyorsan, en iyilere karşı oynamak zorundasın.” diyor Fabio. “Ve en iyi savunmacılardan biri olmak için boy, hız veya top yeteneğine değil, öncelikle özgüvene sahip olmalısın. Başta özgüvenimden emin değildim ancak Maradona’ya müdahalede bulunduğum gün artık emin hale gelmiştim. Ve o günden sonra kariyerim boyunca da bunu geliştirmeye çalıştım.”

Bir defans oyuncusu olarak birçok farklı özelliğe sahip olabilirsin. Kısa ve hızlı olabilirsin. Veya uzun ve iyi yükselebilen. Bunlar önemli değildir. İhtiyacın olan temel şey, sahaya adım attığında sahip olduğun özgüvendir çünkü her hafta farklı bir mücadeleyle yüzleşmek zorunda kalırsın. Ancak bu tür mücadeleler sonucunda özgüvenini bulabilirsin. Benim için Maradona ile yaşadığım o olayla başladı ve sahada olduğum her gün devam etti.”

Cannavaro Napoli ile ilk resmi maçına Mart 1993’te Juventus karşısında çıktı. 4-3 Juventus galibiyetiyle biten karşılaşmayı hatırlamak istemiyor. “O kadar kötü oynamıştım ki, muhtemelen kariyerimin en kötü maçıydı. Aşırı heyecanlı olduğum için, bir türlü istediğim hareketleri yapamıyordum ve bu çok sıkıcıydı. Ama aynı zamanda, hayatımın en önemli olaylarından biriydi. Bir Napolili çocuk için, şehrin en iyi takımında oynamak, rüyaların gerçekleşmesi gibiydi.” diyor Fabio.

Cannavaro Napoli için oynamaya başladığında artık Maradona yoktu. Takım Diego ile 2 Serie A, 1 İtalya Kupası ve 1 kez de UEFA Kupası zaferi yaşamıştı. Parlak günler geride kalırken, kulüp finansal açıdan da zorlanıyordu. Mavi formalı ekip için 60’a yakın maça çıktıktan sonra, Napoli genç savunmacıyı Parma’ya satmak zorunda kalmıştı.

1995 yazından itibaren Fabio için Parma macerası başlıyordu. Kariyerinin en uzun dönemini burada geçirecekti. Takımda, kalede Gianluigi Buffon ve Fabio’dan bir sezon sonra Monaco’dan transfer edilen, savunmadaki partneri Lilian Thuram ile birlikte harika bir savunma hattı oluşturmuşlardı.

Parma’da geçen 7 sezonda çoğunlukla ligin en iyi takımları arasında yer almayı başardılar. 1996/97 sezonunda Serie A’yı 2. bitirirlerken, Cannavaro dönemindeki en büyük başarılarını 1998/99 sezonunda UEFA Kupası’nı alarak gerçekleştirmişlerdi. Bunların dışında, İtalya Kupası’nda 3 kez final oynamışlar ve bunların ikisinde zafere ulaşmışlardı.

1999 UEFA Kupası zaferi (Kaynak: UEFA)
1999 UEFA Kupası zaferi (Kaynak: UEFA)

Fabio’nun kulüp kariyeri başarıyla seyrederken, bir yandan da milli takım serüveni devam ediyordu. Başlangıca gidersek, genç Cannavaro’nun kariyerinde 21 yaş altı düzeyde 2 Avrupa şampiyonluğu olduğunu görürüz. 1994’te Christian Vieri, Christian Panucci, Francesco Toldo ve Filippo Inzaghi gibi oyuncularla birlikte, önce Zinedine Zidane, Christophe Dugarry, Pascal Nouma ve Claude Makelele gibi oyuncuların olduğu Fransa’yı, finalde de Portekiz’in Rui Costalı, Luis Figolu ve Joao Pintolu altın kuşağını yenerek şampiyonluğu kazanmışlardı.

2 yıl sonra, 1996’da düzenlenen 21 yaş altı turnuvasında da yarı finalde rakip Fransa idi. Önceki turnuvadan Zidane yoktu belki ama Robert Pires, Patrick Vieira, Sylvain Wiltord gibi oyuncular, Alessandro Nesta, Damiano Tommasi ve Francesco Tottili İtalya’yı geçememişti. Finalde de Raul Gonzalez, Gaizka Mendieta, Ivan De la Pena ve Fernando Morientes gibi oyuncular, İtalya’nın şampiyonluğuna engel olamamıştı. Turnuvanın en iyi oyuncusu, onca yıldız arasında savunmasıyla göze çarpan Fabio Cannavaro’ydu.

A milli takım için ise 1997 yılını beklemesi gerekiyordu ünlü stoperin. 22 Ocak 1997’de genç takımlardaki hocası Cesare Maldini’nin yönetimindeki takımda Kuzey İrlanda’ya karşı forma giymeyi başardı. O maçtan kısa bir süre sonra, Wembley deplasmanında ünlü İngiliz golcü Shearer’i marke etme görevi ona düşüyordu. Sonuç mu? Shearer’in sessiz geçirdiği bir mücadele ve kendisi gibi Napoli’de parlamış olan Gianfranco Zola’nın tek golüyle gelen galibiyet.

Cannavaro Shearer'ı durdururken (Kaynak: Alamy)
Cannavaro Shearer’ı durdururken (Kaynak: Alamy)

1998 yılına geldiğimizde ilk büyük turnuvasına gidiyordu Fabio. Paolo Maldini, Giuseppe Bergomi ve Alessandro Costacurta gibi tecrübeli savunmaların yanında ülkesini Dünya Kupası’nda temsil edecekti. Çeyrek finalde Fransa’ya elenen takımın her maçında görev yapan oyuncu, gelecek yıllar için umut veriyordu.

Bir sonraki büyük turnuvası, yaşadığı belki de en büyük hayal kırıklığına sahne olacaktı. Euro 2000’de harika bir savunma performansı ortaya koyan takım, özellikle yarı finaldeki Hollanda maçında adeta bir mucizeye imza atmıştı. Erkenden 10 kişi kalan İtalya, maç boyunca kalesini “Portakallar”a kapatmıştı. Penaltılar sonucunda da gülen taraf “Gök mavililer” olmuştu. Final maçında ise, İtalya için tarihin en dramatik sonuçlarından birisi gerçekleşmişti.

Rakip, ev sahibi ve son Dünya şampiyonu Fransa idi. İtalya, 55. dakikada Romalı yıldız Marco Delvecchio’nun golüyle 1-0 öne geçmişti. Maç bu şekilde bitecek ve İtalya 2. Avrupa şampiyonluğuna ulaşacak diye beklenirken, 93. dakikada Sylvain Wiltord’un golü maça uzatmalara taşımıştı. Uzatma dakikalarında David Trezeguet’nin altın golü şampiyonu belirlemişti. Bu maçtan sonra Fabio söyleşi yapma konusunda pek istekli olmamış. Daha sonra maça dair konuştuğunda şunları söylüyor:

Dördüncü hakem, maça üç dakika duraklama süresinin eklendiğini gösteren tabelayı kaldırdığında, birbirimize baktığımızı hatırlıyorum. Galibiyeti sonuna kadar koruyacağımızdan asla şüphe etmemiştim. Golü pek fazla hatırlamıyorum, ama Wiltord sol kanatta boş kaldığında, gol atmamalı diye düşündüğümü anımsıyorum. Golden sonra Fransız oyuncular gol sevincini yaşarken içimde müthiş bir boşluk hissettim.

Delvecchio’nun golünden sonra birkaç önemli pozisyonu daha değerlendiremeyen İtalya, Wiltord’un golüyle yıkılmışa benziyordu. Belki de maçı uzatma dakikalarında kafalarında kaybetmişlerdi.

Çok yaklaşmış olduğumuz gerçeği göz önüne alınmalı. Korkarım, milli takımla bir daha böylesine büyük bir şampiyonluk yaşamaya bu kadar yaklaşamayacağız.” diyor Fabio. Demesine diyor ama o günlerde henüz özgüveni yeterince yüksek değilmiş. Oysa 2006 yılında, kariyerinin en iyi sezonunu yaşayacak ve çok daha büyük bir başarı kazanacaktı. Ama henüz hikayenin o kısmına gelmemize birkaç yıl daha var. Biz kaldığımız yerden devam edelim…

2001/02 sezonu, Fabio’nun Parma’da geçirdiği son sezon oldu. Ligi uzun yıllardan beri ilk kez 10.luk gibi aşağı bir sırada bitiren takım, finansal sorunların da içine düşmüştü. 2002 yazında büyük yıldızı Ronaldo’yu kaybeden Inter, onun yerini eski bir Parmalı Hernan Crespo ile doldurmaya çalışırken, savunmasını da Cannavaro ile güçlendiriyordu. €23 milyon transfer bedeliyle Fabio artık Inter’in oyuncusuydu.

İlk sezonunda ligi Juventus’un arkasında 2. sırada bitiren ekip, Şampiyonlar Ligi’nde de yarı finale yükselmişti. 2. sezonunda ise hem takım benzer bir performansı ortaya koyamamış hem de yaşadığı sakatlık yüzünden Fabio için sezon iyi geçmemişti. Milano kulübünde geçen 2 yılın sonunda, onun için farklı bir macera başlamak üzereydi: Juventus!

Skandallarla anılacak olan Juventus dönemine geçmeden önce, Euro 2000’den sonra milli takımla katıldığı turnuvalara bakalım.

Japonya ve Güney Kore’de düzenlenen 2002 Dünya Kupası, İtalyan futbolseverleri çıldırttı desem abartmış olmam. Grup maçlarında verilmeyen nizami gollerle başlayan süreç, ikinci turda karşılaştıkları Güney Kore maçıyla zirveye ulaşmıştı. Ekvadorlu hakem Byron Moreno, maçı o kadar kötü yönetmişti ki, Cannavaro’nun arkadaşlarının yapabileceği bir şey yoktu. Arkadaşları diyorum çünkü grup mücadelelerinde gördüğü 2 sarı kart yüzünden bu maçta sahada yer alamamıştı Fabio. Maçı altın golle Güney Kore kazanmıştı. Ne yazık ki bu denli kötü hakem yönetimlerinde futboldan bahsetmek imkansız hale geliyor. Hakem Moreno’nun kariyerini merak ediyorsanız şunu söyleyeyim: Ekvador Ligi’nde yönettiği bir maçta tam 13 dakika uzatma oynatmış, bu sürede 3-2 mağlup olan takım 4-3 öne geçmiş. O maçtan sonra 20 maç ceza almış. Daha sonra başka bir maçta yine tartışmalı bir şekilde bir takımdan 3 oyuncuyu birden oyundan atmış. Kısa bir süre sonra da hakemliği bırakmış…

2002 yılı, Fabio’nun milli takım kariyerinde başka bir dönüm noktasını oluşturuyordu. Efsane defans Paolo Maldini milli takımı bırakmış ve yerine takım kaptanı, Cannavaro olmuştu. Artık sırtındaki yük daha da artmıştı yıldız stoperin. Onun kaptanlığında gidilen ilk turnuva Euro 2004 olmuştu. Ancak kendilerinden beklenmeyen bir oyun ortaya koyan gök mavililer, gruptan çıkmayı başaramamıştı.

Yeniden kulüp kariyerine dönelim. 2004 yazıyla birlikte Juventus macerasının başladığını söylemiştim. Burada, Parma’dan eski savunma partnerleri Gianluigi Buffon ve Lilian Thuram ile yeniden bir araya gelmişti. 2 sezon oynadığı Juventus’ta ligi en önde bitirmeyi başarmışlar ve Fabio da yılın defansı ödülüne layık görülmüştü. Hatta son sezonunda ligin en iyi oyuncusu da o seçilmişti. Ancak tarihe “Calciopoli” skandalı olarak geçen olay sonucunda, Juventus’un şampiyonlukları elinden alınmış ve takım Serie B’ye düşürülmüştü. Juventus sportif direktörü Luciano Moggi’nin hakem atamalarına etki ettiği anlaşılmış ve bu, siyah-beyazlı kulübe pahalıya mal olmuştu. Kulübün birçok önemli ismi, Serie B’de oynamak yerine Avrupa’nın diğer büyük kulüplerine transfer olmayı seçmişti. Fabio da bunlardan biriydi.

(Kaynak: Corriere della Sera)
(Kaynak: Corriere della Sera)

Cannavaro Juventus’ta harika bir kadrolarının olduğunu düşünüyor. David Trezeguet, Zlatan Ibrahimovic, Alessandro Del Piero, Pavel Nedved, Patrick Vieira ve niceleri…Fabio haksız sayılmaz. Serie A’nın eski görkemli günlerinden kalan bir takımdı 2004-06 Juventus. O kadrodan Vieira ve Ibrahimovic Inter’e, Zambrotta ve Thuram Barcelona’ya, Adrian Mutu Fiorentina’ya ve Emerson ile Fabio da Real Madrid’e transfer oldu. Geride, bayrak adamlar Buffon, Del Piero, Camoranesi, Nedved ve Trezeguet gibi oyuncular kaldı. Fabio’ya göre eğer ligden düşme olmasaydı, tüm kadro Juventus’ta devam ederdi. Bu açıklama, Juventus taraftarlarını ne kadar memnun etmiştir, bilemiyorum…

2006 sezonu büyük bir skandalla sona ermiş olsa da, yaz ayındaki Dünya Kupası inanılmaz bir başarıya sahne olacaktı. Marcelo Lippi önderliğinde takım, ülke futbolundaki tüm olumsuz havaya rağmen turnuvaya çok iyi hazırlanmıştı. Fabio’ya kulak verelim: “Calciopoli’nin milli takıma etkisi olduysa da çok az olmuştur. Takım olarak zaten iyi oynuyorduk. Hollanda ve Almanya gibi takımları yenmiş, elemeleri de rahat geçmiştik. Çok iyi oyuncularımız vardı ve disiplinli, takım ruhu yüksek bir ekibe sahiptik.

İtalya her zamanki üstün savunma performansıyla turnuvada yoluna devam etti. Finale gelesiye kadar yalnızca 1 gol yediler ki o da grup mücadeleleri sırasında Çek Cumhuriyeti karşısında gerçekleşti. Final maçı, Euro 2000’in rövanşı niteliğinde olacaktı. Rakip Fransa’ydı…

Dünya kupası Fabio'nun ellerinde (Kaynak: goal.com)
Dünya kupası Fabio’nun ellerinde (Kaynak: goal.com)

Fabio, o maça çıktığında 100. kez milli formayı giymiş oluyordu. Ancak böylesi bir günde maça iyi başlayan taraf Fransa olmuştu. 7. dakikada Zidane’ın penaltıdan bulduğu gol, 1-0 öne geçirmişti takımı. Fabio anlatıyor: “Top üst direğe çarpıp çizgiyi geçmişti. Hepimiz gol olmaması için tanrıya yalvarmıştık. Golle birlikte o dakikadan sonra tedirgin olmuştuk ancak kaptan olarak takımı toparlamam gerektiğini biliyordum.

O anda bir ders daha almıştım aslında. Sahada lider olmak! Görevimin sadece topu kesmek ya da ilerideki oyunculara vermek olmadığını biliyordum. Bunlarla birlikte maça odaklanmamızı da sağlamam gerekiyordu, bu maç, hayatımızın zor maçı olsa bile…

Neyse ki İtalyanlar cevap vermekte gecikmemişti. Pirlo’nun kullandığı köşe vuruşunda yükselen, gecenin farklı bir yönüyle de başrol oyuncularından birisi olacak olan Marco Materazzi kafa vuruşuyla takımına beraberliği getirmişti.

Zidane’ın golünden sonra ‘bunu başarabiliriz. Bu bizim elimizde’ demiştim. Şanslıydık ki kısa bir süre sonra Materazzi’nin kafa golüyle beraberliği yakalamıştık. Bu golle biraz rahatlamıştık. Yeniden maça ortaktık…

Karşılıklı gollerle sonuçlanan 120 dakikanın sonunda şampiyonu penaltılar belirleyecekti. Daha önce de şampiyonu penaltıların belirlediği kupada İtalya sahnedeydi. Roberto Baggio’nun dramatik penaltısı, milyonlarca futbolseverin aklında olmalı. Gök mavililer, aynı şeyi bir kez daha yaşamak istemiyordu. Kullandıkları 5 penaltı vuruşunu da gol yapan İtalya hem rövanşı almış, hem de 4. kez Dünya şampiyonu olmuştu.

Penaltı atışlarının sonuna dek, kalbim sanki tekrar tekrar durup yeniden atıyordu. Fabio Grosso zaferimizi ilan eden golü attığında artık hiçbir şey duymuyordum. Buna inanamıyordum. Dünya şampiyonuyduk…” diyor Fabio.

Cannavaro’nun özgüveninden bahsetmiştim daha önce. Genç bir oyuncuyken Napoli antrenmanında Maradona’ya yaptığı müdahaleyle kendini gösteren ve 2006 Dünya Kupası finalinde zirveye ulaşan özgüveni. Berlin’de Dünya kupası ellerinde yükselirken, o, İtalyan futbol tarihinin en büyük oyuncularından birisi haline gelmişti. Turnuva boyunca 7 maç ve 690 dakika boyunca sahada kaldı. Bu sürede takım sadece 2 gol yedi ki birisini kendi kalelerine attılar, diğeri de finalde Zidane’ın penaltısıyla geldi. Fabio, turnuvanın sonunda “Il Muro di Berlino” (Berlin Duvarı) lakabını alırken, Dünya Kupası’nın en iyi 2. oyuncusu olarak “gümüş top” ödülüne layık görüldü. Ancak ünlü stoper başarıyı takım halinde kazandıklarını gururla ifade ediyor:

Biz 2006 Dünya Kupası’nı sadece savunmayla değil, herkesin emeğiyle kazandık. Savunmada çok iyi olsak da, hücumda işimizi yapamamış olsaydık kazanamazdık. Hücum gücümüzün hak ettiği övgüyü alamadığını düşünüyorum.

Cannavaro dışında ödül alanlara baktığımızda; Turnuvanın en iyi kalecisi Buffon; en çok maçın adamı seçilen oyuncu Andrea Pirlo (3 kez); bu oyuncular dışında turnuvanın takımına seçilen diğer İtalyanlar Zambrotta, Gennaro Gattuso, Totti ve Luca Toni. Cannavaro’nun da dediği gibi, İtalya takım olarak bu kupayı kazanmayı hak etti.

Dünya Kupası sonrası ilk kez ülke dışına çıkıyordu Fabio. Juventus’tan takım arkadaşı Emerson ve teknik direktörü Fabio Capello ile birlikte Real Madrid’in yolunu tutuyordu.

Cannavaro’ya Calciopoli sonrası gelen tek teklif Real Madrid’den olmamış. Onu isteyen diğer büyük kulüp, Mourinho’nun Chelsea’siymiş. Tercihi Madrid’e kaydıran en önemli etkenlerden biri Capello’ymuş. “O beni tanıyordu. Madrid’e yerleşmeme yardımcı olabilir, daha kısa sürede uyum sağlamamı ve endişelerimi azaltmayı sağlayabilirdi.” diyor Fabio. “Hem Madrid, hem de Chelsea iyi seçeneklerdi. Güzel şehirler ve büyük kulüpler. İngiltere de ilgimi çekerdi. İngiliz futbolunun mücadeleci ruhunu, taraftarların coşkusunu hayranlıkla izlerim. Eğer Chelsea’ye gitmiş olaydım, inanıyorum ki güzel bir deneyim olurdu benim için. Ancak Chelsea’nin ilgisi, Real’inki kadar iyi değildi. Hem bu sebeple, hem de Capello yüzünden Madrid’i seçtim.

Madrid’de 3 sezon kaldı Cannavaro. İlk ikisinde ligi şampiyon bitirmeyi başardılar ki 4 yıllık bir aradan sonra ilk defa şampiyon oluyordu takım. Ayrıca burada olduğu sürede, 2006 yılının FIFA Dünya’da yılın futbolcusu ve Ballon d’Or ödüllerini aldı ki tarihte bunu başaran 3. savunmacı ve ilk stoperdi. 2008/09 sezonuyla birlikte, yaşının da verdiği etkiyle performansı düşmeye başladı ve bu da Madrid ekibindeki son sezonu oldu. İspanyol futboluna dair kısaca şunları söylüyor Fabio:

İlk antrenmanlarımızdan birisinde şunu yaşadığımızı hatırlıyorum: Sergio Ramos’a bir pas atmıştım. O da ‘neden hata yapıyorsun’ diye sormuştu. Ben de hata yapmadığımı, topu ona verdiğimi söylemiştim. Her şey farklıydı. İtalya’da topu boş alana verme eğilimindeyizdir, oysa İspanya’da topu ayaklarına bekliyorlardı.

Ramos ‘Hayır, bana daha güçlü bir şekilde ve ayağıma doğru pas atmalısın.’ demişti. Öğreneceğim birçok şey vardı ancak Madrid’e ayak bastığımda artık 21 yaşaında bir delikanlı değildim. Bir Dünya kupasına ve büyük bir özgüvene sahiptim. Genç bir oyuncu olarak bu transferi yapsaydım neler olurdu bilemiyorum.

Aslında 2000’li yılların başında Parma’dayken Real’in ilgisini çekmişti Cannavaro. Teknik direktör Alberto Malesani’nin görevinden ayrılmasıyla Fabio’nun da Real’e transferine kesin gözüyle bakılıyordu ama o, kulübünde kalmayı seçmiş ve sözleşmesini uzatmıştı. Eğer o zaman Madrid ekibine gitseydi, belki kariyerindeki eksik olan Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu da kazanabilirdi…

2008 ve 2009 yıllarına baktığımızda, Fabio’nun milli takım karnesinde hem önemli bir başarı hem de şanssızlık görüyoruz. Euro 2008 başlamadan kısa bir süre önce sakatlanan oyuncu, ne yazık ki turnuvayı kaçırmış. 2009 yılında düzenlenen FIFA Konfederasyon Kupası’nda ise, grup maçlarında Brezilya karşısında forma giyerek Paolo Maldini’ye ait olan en çok milli olma rekorunu egale etmiş. Bu arada İtalya turnuvaya grup maçlarında veda etmiş. Ağustos 2009’da İsviçre’ye karşı oynanan hazırlık maçında ise, Maldini’nin 126 maçlık rekorunu kırmış.

2009 yazında Fabio yeniden Juventus’a döner. Başta iyi bir performans sergilese de, Kış aylarında geçirdiği sakatlığı atlatması kolay olmaz ve bu da performansına yansır. Zaten kendisine karşı Calciopoli’den sonra takımı bıraktığı için kızgın olan taraftar, düşük performansına tepkisiz kalmaz. Sezon sonunda da yeni bir sözleşme imzalamaz siyah-beyazlı ekip Cannavaro ile.

Her ne kadar Juventus’ta bekleneni veremese de, Lippi’nin liderliğinde son Dünya Kupası macerasını 2010’da Güney Afrika’da yaşar Fabio. Ancak o da ülkece hayal kırıklığı olur. Galibiyet bile alamadan elenir İtalya. Cannavaro da milli takıma veda eder böylece. Toplamda 136 kez milli olan oyuncu, Gianluigi Buffon’un arkasından en çok milli olan 2. oyuncu konumunda. Ancak, bu maçların 79’unda kaptan olan efsanevi stoper, bu alanda rekoru elinde tutuyor.

Kariyerinin sonunda Dubai’ye gider Cannavaro. Al-Ahli son durağı olur bu muhteşem stoperin. Aslında 2 yıllıktır sözleşmesi ama ilk senenin sonunda yaşadığı ağır diz sakatlığı, futbolu bırakmasına neden olur. 2011 ve 2012’de Hindistan’dan da teklif alır. Jay-Jay Okocha, Hernan Crespo ve Robbie Fowler gibi oyuncularla aynı ortamda oynama şansını yakalayabilirdi ancak turnuva hiçbir zaman düzenlenmedi.

Uzun soluklu kariyerinde en çok zorlandığı rakibi sorulduğunda verdiği cevap açıktır: Ronaldo, Brezilyalı olan tabi ki…”O bizim jenerasyonumuzun yıldızıydı. O bir fenomendi.” diyor Fabio.

Fabio, Ronaldo ile mücadele ederken.
Fabio, Ronaldo ile mücadele ederken.

Ona karşı ilk defa, 1998 Dünya Kupası öncesi oynanan Brezilya-İtalya maçında mücadele etmiştim. Onunla aynı sahaya çıkıyor olmak bile beni tedirgin etmişti. Maç 3-3 bitmişti ve maçtan sonra antrenörümüz Cesare Maldini ile konuşmuştuk. Demişti ki: ‘Fabio, biliyorsun birçok kişi Ronaldo’nun ne kadar harika bir oyuncu olduğunu söylüyor. Şunu söyleyebilirim ki, bugün onu sana karşı oynarken görünce anladım ki o kesinlikle harika bir oyuncu.

Ronaldo, tamamiyle savunabileceğin bir oyuncu değildi. Ancak onu elinden geldiğince kısıtlamayı umardın çünkü eğer Ronaldo gol atmak isterse, atardı.

Elbette Brezilya’da başka yıldızlar da vardı: Romario, Roberto Carlos, Ronaldinho…Ama Ronaldo? O sadece…çok farklıydı. Hızlıydı, güçlüydü, inanılmaz bir oyuncuydu. Ve ona karşı her oynadığımda aramızda saygı olurdu. Onun gibi bir oyuncuyla ağız dalaşına girmek ve kafasını karıştırmaya çalışmak anlamsızdı. O, henüz düdük çalmadan önce sizin aklınızda yer ederdi…Ronaldo sayesinde, sahadaki korkularımla yüzleşmeyi öğrendim.

Futbolcu kimliği dışında Fabio’ya baktığımızda 3 çocuklu bir baba görüyoruz. Henüz 18 yaşındayken tanıştığı Daniela Arenoso ile 1996’da evlenen Cannavaro’nun 2 erkek ve 1 kız çocuğu var.

Cannavaro sahadayken ailesi de tribünde onu destekliyor
Cannavaro sahadayken ailesi de tribünde onu destekliyor

Fabio’nun küçük kardeşi Paolo da futbolcu daha önce söylediğim gibi. Ağabeyiyle kısa süre de olsa Parma’da aynı anda bulunma şansına sahip oldular. Fabio’nun en büyük hayallerinden biri kardeşiyle birlikte milli takım formasını giymek olsa da bu hiç gerçekleşmedi. Paolo, şu sıralar kariyerinin son günlerini yaşıyorken, Sassuolo forması giymeye devam ediyor.

Pizzanın anavatanından gelen Fabio, Parma’da oynadığı dönemde bir Pizza restaurantı işletiyordu. Hatta Cannavaro ailesinin özel bir pizza tarifi bile varmış. “İş Mozzarellada” diyor Fabio. “En iyisini kullanmalısın. Ailem ve arkadaşlarım Napoli’den getirirlerdi.

fabio
Parma’daki pizza restaurantında (Kaynak: Goal-Nisan 2001 sayısı)

Futbol dışında yaptığı işlerden birisi de, Napoli’den ustası sayılacak Ciro Ferrara ile birlikte kurduğu “Fondazione Cannavaro Ferrara” adlı kanser araştırmalarına destek sağlayan Napoli merkezli kuruluş.

Bugünlerde Çin’de teknik direktörlük yapmayı sürdürüyor Cannavaro. 2. ligde başına geçtiği Tianjin Quanjian’ı şampiyon yapıp üst ligde mücadelesini sürdürüyor. Saha kenarında olmanın, saha içinde olmaktan farkını zamanla anladığını söylüyor. Kariyeri boyunca özgüvenini geliştirmeye adayan isim, teknik adam olarak da aynı hedefi kendisine koymuş durumda. Kim bilir, belki bir gün hala kalbinde olduğunu söylediği Napoli’nin ya da İtalya milli takımının başında görebiliriz onu.

Kaynaklar:

https://www.fourfourtwo.com/features/fabio-cannavaro

http://www.thehardtackle.com/2013/cannavaro-on-the-talking-game-exclusive-interview/

Goal dergisi Nisan 2001 sayısı

http://edition.cnn.com/2014/05/14/sport/football/fabio-cannavaro-world-cup-football/

http://www.skysports.com/football/news/11096/10785902/fabio-cannavaro-tells-his-story-from-ball-boy-to-ballon-dor-winner

https://www.theplayerstribune.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir