Bir zamanlar İsveç’te: Danimarka’nın Eşsiz Zaferi

Bundan 24 sene önce, futbol mitolojisi gerçeğe dönüşmüştü. Homeros’u kıskandıracak bir hikaye, Skaggerak boğazının iki yakasını birleştirmişti. Gelin Danimarka’nın İsveç 92′ Şampiyonluğunu hatırlayalım.

Bundan çok da uzak olmayan bir geçmişte, Danimarka’da zamanın durduğu bir an yaşanmıştı. O kısacık anda, Skagen’den Svendborg’a, Danimarka’daki her çift göz kısa, kıvırcık saçlı bir oyuncunun sağ ayağına odaklanmıştı. John Jensen, Göteborg’daki Ullevi Stadyumu’nda, 26 Haziran 1992 saat tam 20:34’de, tüm Danimarkalılarla aynı yere bakıyordu. “Sadece ayaklarına bak, başka hiçbir yere değil, sadece ayaklarına” diyordu tekrar tekrar Jensen’in koçu. Daha sonra Arsenal taraftarlarının da keşfedeceği üzere, Jensen şut atma konusunda pek becerikli sayılmazdı. Ancak bu kez topa çok farklı vurmuştu. Top gitti, gitti ve Alman kaleci Bodo Ilgner’in koruduğu kalenin köşesinde yolculuğuna son verdi. Görünüşte geçilmesi çok zor defanslar Thomas Helmer, Jürgen Kohler ve Guido Buchwald topun gidişini en ön koltuktan izlemekle yetinmişti. Bundan yaklaşık 6 hafta önce gelen bir çağrıyla başlayan yolculuk, kimsenin beklemediği bir mutlu sonla biterken, Skaggerak boğazının ayırdığı iki ülkedeki Danimarkalılar, hep birlikte golün coşkusuna kapılmıştı. Hatta Oslo’dan Kopenhag’a giden bir uçaktaki Danimarkalı taraftarlar, pilotu ikna etmeyi başarmış ve maçın oynandığı Ullevi’nin üstünden geçerek kutlamaları havaya taşımıştı. Genellikle Avrupa’nın en mutlu ülkeleri arasında gösterilen Danimarka, bu zaferle adeta mutluluğun zirvesine ulaşmıştı.

Ullevi’deki zaferden yaklaşık 5 ay önce 1992 baharında, Richard Møller Nielsen ve eşi yeni bir mutfağa ihtiyaçları olduğu konusunda anlaşmışlardı. Mavi-sarı  desenli duvar kağıdı, güneşin etkisiyle zarar görmüş, tek çözüm yaz için bir değişiklik yapmak olarak görülüyordu. Ancak Nielsen’i tereddütte bırakan bir şey vardı: başında bulunduğu Danimarka milli takımının Avrupa Şampiyonası’na katılma ihtimali. Eğer son maçlarında Kuzey İrlanda’yı mağlup ederler ve grup lideri Yugoslavya da Avusturya karşısında puan kaybederse, gol averajıyla turnuvaya katılma hakkı kazanabilirlerdi. Bu durumda, duvar kağıdına ayıracak vakti olmayacaktı Nielsen’in. Yine de, içinden bir ses, işlerin istedikleri gibi gitmeyeceğini söylüyordu Danimarkalı hocanın. Eşiyle yeni mutfak üzerine planlar yapmaya başlamışlardı…

Møller Nielsen zamanında Danimarka çalkantılı günler geçirmişti. Eğer Danimarka başaramamış olsaydı, sivri dilli ve basınla arası pek iyi olmayan teknik adamın görevinin sona ermesi kimseyi şaşırtmazdı. Nielsen, bir zamanlar Türkiye’yi de çalıştırmış olan ünlü Alman hoca Piontek’in yardımcılığını yapmıştı. Selefinin yerini almış olması, üzerinde bir baskı oluşturuyordu. Tüm bunların yanında, Nielsen’i asıl zorlayan, belki de Danimarka tarihinin Peter Schmeichel ve Allan Simonsen gibi oyuncuların önünde en iyisi diyebileceğimiz Michael Laudrup ile yaşadığı anlaşmazlıktı. Hem Real Madrid hem de Barcelona için oynamış, oyunu okuma konusunda kendi neslinin en iyilerinden birisiydi Laudrup. 1986 Dünya Kupası’nda Uruguay’ı müthiş bir futbolla 6-1 yenen, ancak çeyrek finalde İspanya’ya 5-1 ile boyun eğen Danimarka Dinamiti’nin en naif ismiydi belki de.

84 ve 86’da taraftarları etkilemeyi başarmış olan Danimarka, sonraki turnuvalarda büyük hayal kırıklığı yaratmıştı. Kuzey ülkesinin altın jenerasyonu, göze hoş gelen bir oyun ortaya koyuyor ancak başarılı olamıyordu. Piontek döneminde takımı yedek kulübesinden izleyen Nielsen, usta hocaya hayranlık duysa da, takımın güzel futbola rağmen başarısız olmasına dayanamıyordu. Onun takımı daha dirençli olmalıydı. Seçtiği oyun anlayışı daha pragmatik, başarıya odaklı ancak taraftarların seveceği türden olmamıştı. İşte süper yıldız Michael Laudrup’u rahatsız eden de bu olmuştu. Laudrup takımın yıldızıydı, konuşmaya hakkı olduğunu düşünüyor ve teknik adam üzerinde baskı kurabiliyordu.

Laudrup-Nielsen arasındaki anlaşmazlık git gide büyüyordu. Eğer Nielsen yıldız oyuncuyu kadro dışı bırakırsa, ulusal bir tepkinin doğması kaçınılmaz görünüyordu. Sonunda bu savaşı sona erdiren, Laudrup’un milli takımı bırakması oldu. İki isim de oldukça inatçıydı. İkili arasındaki anlaşmazlığın sebebi, genellikle yüksek egolarına bağlanmış olsa da, gerçek bundan daha farklıydı: İki farklı futbol düşüncesinin çakışması söz konusuydu. Bir yanda güzel futbola bağlı kalan bir 10 numara, diğer yanda iyi oynayıp kaybetmekten yorulmuş bir teknik adam. Ancak unutmamalı ki hayat ilginç tesadüfler ve ironilerle dolu.  Danimarka Euro 92’yi en iyi oyuncusu olmadan kazanmıştı ve eğer oynamış olsaydı, belki de zafere ulaşamayacaklardı.

Elemelere geri döndüğümüzde, 13 Kasım 1991’de Danimarka Kuzey İrlanda’yı mağlup etmiş, ancak puan kaybetmesini bekledikleri Yugoslavya da Avusturya’yı yenince Avrupa Şampiyonası’na gitme hakkını kazanamamıştı. Ortada tartışma konusu yaratan bir durum vardı: Antrenör Dietmar Constantini’nin seçtiği Avusturya kadrosunun zayıflığı. Her ne kadar dağılmanın eşiğinde olsa da, Yugoslavya’nın başına gelecekleri kimse tahmin edemiyordu. Turvunaya Yugoslavya katılacaktı…

İsveç’teki Avrupa Şampiyonası başlamadan 10 gün evvel Møller Nielsen’in içinde hala küçük de olsa bir umut vardı. Danimarka’nın Yugoslavya’nın yerine alınacağına dair söylentiler dolaşıyor olsa da UEFA’dan henüz bir ses çıkmamıştı. Nielsen bir yandan umut taşırken, bir yandan da evin mutfağına odaklanmaya çalışıyordu. Ancak gelen bir telefon, kafasındaki tüm soru işaretlerini ortadan kaldıracaktı. Peri masalını başlatan haber, Yugoslavya’nın yerine Danimarka’nın Avrupa Şampiyonası’na gideceğiydi. Nielsen önlerinde kalan kısa sürede oyuncularını hazırlayıp İsveç’e götürebilecek miydi? Telefonu kapattıktan sonra ilk sözü, mutfak işini askıya alıyoruz olmuştu. Şimdi önünde çok önemli bir iş vardı. Ama öncelikle oyuncularını toplaması gerekiyordu.

Telefon görüşmesiyle Euro 92’nin başlaması arasında geçen sürede yazılanlar Homeros’u kıskandıracak düzeydeydi. Eğer yazılanlara inanırsak, futbolculara ulaşıldığında hepsi Karayip sahillerinde güneşleniyordu. Bir başka hikayeye göreyse bazı futbolcular oynamak istememiş ve Nielsen çok zor durumda kalmıştı. Bunların hiçbirisi tamamen doğru değildi. Aslında Danimarka’nın başarısı Andersen masallarına taş çıkartabilirdi ama insanlar yine de hikayeler üretmekten kendini alamıyordu.

Peter Schmeichel’a kulak verelim: “Biz sahilden gelmemiştik. Kabul ediyorum, turnuvaya gidecek herhangi bir takım gibi hazırlanmamıştık, çünkü turnuvada değildik. Ama sahilden de gelmemiştik.” “Turnuvada yer alacak olan birkaç takıma karşı oynamıştık ve haberleri aldığımızda Bağımsız Devletler Topluluğu’na karşı bir maça hazırlanıyorduk. Ayrıca, gazeteleri okuyorduk ve katılma ihtimalimiz olduğunu biliyorduk, bu yüzden kendimizi hazır tutmaya çalışmıştık. Sahilden geldiğimizle ilgili söylentiler saçmalıktan ibaret.”

Aslında, Schmeichel’ın tüm itirazlarına rağmen, birkaç oyuncu takıma çağrıldığında güneşlenmekle meşguldü. Takımın büyük çoğunluğu ise hazırlık maçlarında görev almıştı. Møller Nielsen takımı bir araya getirmeyi başarmıştı ama bu oldukça zor olmuştu. Jensen gibi Brondby’de oynayan oyuncuların takıma katılması kolayken, haberi duyduğunda Münih’te olan Michael Laudrup’un kardeşi Brian gibi oyuncular da vardı. Bayern’de oynadığı bir maçtın dönüşünde eşi kendisine Avrupa Şampiyonası’na gittiğini söylemiş, Brian ise başta bunun bir şaka olduğunu düşünmüştü. Önemli bir sakatlığı yeni yeni atlatıyorken, Avrupa Şampiyonası’na gidecek olmaları onu çok heyecanlandırmıştı.

Brian’ın heyecanını anlamak mümkün ama John Jensen ve Kim Vilfort gibi oyuncular Yugoslav meslektaşlarını da unutmamıştı. Vilfort’a kulak verelim: “Orada bulunmayı hak etmiş, iyi oynayan futbolcular turnuvada oynama hakkını kaybetmişti. Turnuvaya katılma sebebimizi düşündüğümüzde, tüm mutluluğumuza rağmen içimizde bir burukluk vardı.” Vilfort’un futbol dışında canını sıkan bir şey daha vardı. 7 yaşındaki kızı lösemiydi. Turnuva boyunca kızını ziyaret etmek zorunda kalan oyuncu, yaşanacak peri masalının en önemli kahramanlarından biri olacaktı.

Danimarkalı oyunculara gelen haberler onları sevince boğarken, Yugoslavlar için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Kızılyıldız ve Marsilya forması giymiş, 90 Dünya Kupası’nın yıldızlarından kaptan Dragan Stojkovic, hiç değilse ülke futbolunun imajını koruduklarını ve bu karmaşık dönemde son ana kadar umudu taşıdıklarını düşünüyordu. Ancak İsveç’teki otelde takım arkadaşlarına haberi vermesi gerektiğinde adeta yıkılmışa döndüğünü saklamıyor. “Hayatımın en kötü günüydü ve arkadaşlarıma bunun sebebini bile açıklayamıyordum” diyor Stojkovic. “Yaptığımız spordu, politika değildi. İkisinin birbirinden bağımsız olması gerekir. Ülkemde çok kötü şeyler oluyordu ve bundan dolayı derin bir üzüntü duyuyorum ama arkadaşlarımla haberi paylaştığımda yüzlerinin aldığı ifadeyi gördüğümde, UEFA’nın neden işleri bu noktaya getirdiğini bilmek istedim. Eğer bizi turnuvaya almayacaklarsa bunu neden daha önce yapmadılar? Biz turnuvaya hazırlanıyorduk, İsveç’teki otelimize yerleşmiştik ve bir anda eve dönmek zorunda kalmıştık. Halen kimse bana tüm bunların nedenini açıklayamıyor.

Stojkovic ve arkadaşları, UEFA’nın ülkede yaşananları göz ardı etmesi konusunda naif beklentilere sahip olmuş olabilir. Ancak bu kararın zamanlaması konusunda kesinlikle haklılar. UEFA dış baskılara boyun eğmek zorunda kalmış ve Yugoslav oyuncular da başkalarının günahını ödemişlerdi.

Nielsen’e göre turnuvaya geç davet edilmiş olmaları, birçok açıdan kendilerine avantaj sağlamıştı. İsveç’e daha önce gelen takımlar, turnuva öncesindeki birçok aktiviteye zaman ayırmak zorunda kalmıştı. Günlük basın toplantıları, antrenmanda izleniyor olmak, oyuncularla iletişim kurmak isteyen taraftarlar…Danimarka bu tür şeylere yoğunlaşmaktan kurtulmuştu ve bu Nielsen’i çok rahatlatmıştı. “Futbolun bu tür şeylerle yürütülmesini sevmiyorum” diyor Nielsen. “Medya dostu gibi görünmek zorunda olmaktan, sürekli röportaj vermekten ve toplantılara katılmaktan nefret ediyorum. Euro 92’ye geç katılmış olmamız, bu tür şeylere hayır demem için bir sebep vermişti. Bizim zamanımız az, futbola odaklanmak zorundayız bu yüzden gidip başkasıyla konuşun diyebilirdim.

Söz konusu milli takımlar olduğunda belki de en iyi hazırlanma, hiç hazırlanmamaktır. Brezilyalıların rahat tutumlarını aklınıza getirin. Euro 92’nin öncesinde Danimarkalılar da benzer bir rahatlığa sahipti: Ne kaybedecekleri bir şey, ne de üzerlerinde herhangi bir baskı vardı. Ve sonuç herkesi şaşırtacaktı…

9. Avrupa Şampiyonasında ilk düdük çaldığında, 84 Şampiyonu Fransa ile evsahibi İsveç karşı karşıya gelmişti. Fransa, elemelerde tüm maçlarını kazanarak turnuvaya gelmişti. Forvette Marsilya’nın yıldız golcüsü Jean-Pierre Papin takımın en önemli silahıyken, ligde şampiyonluklara ambargo koyan Güney Fransa ekibinin oyuncuları, takımın belkemiğini oluşturuyordu. Buna rağmen ilk maç 1-1 berabere sonuçlanmıştı. Jan Eriksson İsveç’i 1-0 öne geçiren golü atmıştı ancak Christian Perez’in ortasında Papin maça beraberliği getirmişti. İsveç’ten beklentiler yüksek değildi ancak bu turnuva sayesinde harika bir ikiliyi keşfetmişlerdi: Tomas Brolin ile Martin Dahlin. Her iki isim de turnuvada kariyerlerinin oyununu ortaya koyacaktı. Ancak ilerleyen yıllarda Dahlin’in kariyeri sakatlıklar yüzünden biterken, Brolin de aldığı fazla kilolar yüzünden kariyerine bambaşka bir yol çizmek zorunda kalmıştı. Yine de bu turnuvada onları izlemek büyük keyifti.

Futbolseverleri şaşırtarak başlayan turnuvada şaşırtma sırası İngilizlere gelmişti. 1. grup, Danimarka’nın varlığı yüzünden kolay görülüyordu ancak evdeki hesap çarşıya uymayacaktı. İngiltere ilk maçta karşısında kimsenin beklemediği dirençte bir Danimarka ile karşılaşmıştı. Teknik adam Graham Taylor’ın planları yaşanan sakatlıklar yüzünden bozulmuştu. Liberolu bir düzende takımını oynatmak isteyen Taylor, bu pozisyonda oynayabilecek tek oyuncusu Mark Wright sakatlanınca bu fikrinden vazgeçmek zorunda kalmış, Manchester Cityli Keith Curle’u sağ beke çekerek dörtlü savunmaya geçmişti. Bu problemlere rağmen İngilizler fena oynamıyordu. David Platt ile birkaç fırsattan yararlanamamışlardı. Hatta maçın sonunda Tony Daley ile neredeyse maçı kazanacaklardı. Öte yanda, Danimarka adına John Jensen’in bir şutu direğe isabet etmişti. Maç 0-0 sonuçlanırken, Danimarka güven kazanmış, Graham Taylor ise sorgulanmaya başlamıştı.

1992, Fransa ve İngiltere için ilginç bir yıldı. İngiltere’de Graham Taylor’ın koltuğu rahat değildi. Babası bir gazeteci olan Taylor, basından gelen seslere kulağını vermesiyle tanınıyordu. Hatta bazen takımı İngiliz medyasının kurduğunu düşünenler bile oluyordu. Oyun anlayışı olarak da kazanmak için cesaret görmekten ziyade kaybetmekten korkan bir düşünceye sahipti. Fransa’nın başında ise ünlü eski futbolcu Platini yer alıyordu. Tıpkı Taylor gibi, o da önce savunma diyenlerdendi. Turnuvanın 2. maçında karşı karşıya gelen bu iki ekibin maçı beklendiği üzere oldukça kontrollü geçmişti. Papin, Cantona, Lineker ve Shearer gibi golcüler sahadayken, sadece bir defans, Stuart Pearce gole yaklaşmıştı. Kullandığı etkili serbest vuruşta gole güçlü savunmacı Basile Boli engel olmuştu.

Bu maçtan 1 gün sonra Danimarka ile İsveç, grubun diğer maçından çok daha zevkli bir 90 dakika sunmuştu futbolseverlere. Dahlin-Brolin ortaklığı, Danimarka’nın dev kalecisini mağlup etmeyi başarmış ve maç 1-0 sonuçlanmıştı. Grupta her şey son maçlara bağlıydı. Danimarka’nın turu geçmesi için Fransa’yı yenmesi gerekiyordu. Nielsen başarısız olması halinde görevini kaybedebileceğini biliyordu. İşte bu dönemde içinde saklı olan insanları idare etme yeteneği ortaya çıkıyordu.

Danimarka takımı antrenmandan dönerken oyuncular bir mini golf sahası görmüştü. Antrenörlerden biri Nielsen’e oynayıp oynayamayacaklarını sormuştu. Nielsen tam olarak neden evet dediğini hatırlayamasa da, sanırım tamamen içinden geldiği gibi davranmıştı. “Turnuvaya kaybedeceğimiz hiçbir şey olmadan gelmiştik. Medya baskısı olmadan, zorlu İngiltere maçında rahatça oyunumuzu oynamıştık.” diyor Nielsen. “İsveç’ten ise çekindik, ama aslında o maçta da istediğimizi elde edebilirdik. Daha sonra kendi kendime ‘haydi öyleyse başka bir şey deneyelim, gidip mini-golf oynayalım’ dedim.” Bu arada Fransız ve İngiliz futbolcular zorlu röportajlarla uğraşırken, Danimarkalı oyuncular rahatına bakıyordu. Futbol tarihi bize gösterdi ki mutlu bir Danimarka, güçlü Fransa’ya üstün gelmiş ve Henrik Larsen ile oyuna Laudrup’un yerine giren Lars Elstrup’un golleriyle maçı 2-1 kazanmıştı. Maçın sonunda Platini görevinden ayrılmış, Nielsen ise yarı finallere çıkmıştı.

Basit bir mini-golf keyfi her ne kadar alakasız gözükse de oyuncuların üzerinde oldukça olumlu bir etki bırakmıştı. Brian Laudrup’a kulak verelim: “Mini-golf koçun harika bir fikriydi. Eğer o fikir olmasaydı, sıradan, sıkıcı bir otobüs yolculuğu yapıyor olurduk. Bizden biri, sanırım Henrik Larsen, mini-golf tabelasını görmüş ve hepimizi uyandırmıştı. Koç evet dediğinde bir an afallamış, çocuklar gibi eğlenmeye başlamıştık. Her şey bir yana, golfün sonunda çok rahatlamıştık. Fransa maçını neredeyse unutmuştuk.” Fransız takımının gergin vücut diline karşı rahatlamış, kendine güvenen Danimarka galip gelmişti. 84’ün kahramanı Platini, 92’nin kötü adamı haline gelmişti.

Aynı gün, İngiltere de İsveç’e yenilmiş ve Graham Taylor’un koltuğu iyice sallanır duruma gelmişti. Fransız futbolunun en büyük ismi görevinden ayrılabiliyorsa, Lincoln City’nin eski beki neden ayrılamasın? David Platt henüz 4. dakikada ülkesini öne geçiren golü atmıştı ama sonra İngilizler kendi sahasına çekilmeyi tercih etmişti. İkinci yarıda İsveç’te oyuna Johnny Ekstrom girmiş ve oyunun kaderi değişmişti. Eriksson, kötü savunulan bir köşe vuruşunda beraberlik golünü kaydetmişti. İsveç’e üst tur için 1 puan yetiyordu, bu yüzden geriye çekilip kontra atak arayışına girmişti. Maçı sonlandıran gol, yine Brolin-Dahlin ortaklığıyla gelmişti. Brolin’in golü, İsveç’i üst tura taşırken, İngilizleri evine yollamıştı.

Danimarka, Fransa ve İngiltere’nin olduğu gruptan çıkmayı başarmıştı ancak diğer grupta çok daha şanssız bir ekip yer almaktaydı: İskoçya. Son Avrupa Şampiyonu Hollanda ile son Dünya Şampiyonu Almanya aynı grupta İskoçlara rakip olmuştu. Maçlara gelirsek; İlk maçta Hollanda’yı yenmeleri işten bile değildi. Rangerslı Richard Gough ne kadar iyi bir stoper olduğunu göstermiş ve Marco van Basten’i durdurmayı başarmıştı. Gough ve Celticli forvet Paul McStay takımını öne geçiren gole çok yaklaşmıştı ama maçın sonunda gülen taraf, Bergkamp’ın golüyle Hollanda olmuştu.

Norrköping’de Almanya bir Dünya Şampiyonu gibi oynamamıştı. Sanki ilk kez büyük bir turnuvada bir araya gelmiş, yeni bir takım görünümündeydiler. Euro 96’da koç Berti Vogts, zaferi batıdan Jürgen Klinsmann ve doğudan Matthias Sammer’in takımı bir araya getirebilmesine bağlıyordu. Ancak bu birliktelik 92’de henüz sağlanamamıştı. Yine de, kadrosunda Stefan Effenberg, Thomas Hässler, Andreas Möller ve Klinsmann gibi oyuncuları barındıran ekibin daha iyi bir futbol oynaması gerekirdi. Rakip Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), henüz SSCB iken Rinus Michels tarafından Euro 88’in en iyi takımı ilan edilmişti. Bu turnuvada ise, onları birkaç kez Avrupa finaline taşıyan tekniğe dayalı oyunu bir yana bırakmış ve sadece Almanları durdurmayı amaçlamışlardı. Bu bir nebze işe yaramış, Rudi Völler’in kırılan kolu Almanya’yı etkilemişti. Kanatta Oleksiy Mykhailychenko ile Andriy Kanchelskis, hücumda ise Igor Kolyvanov ile Igor Dobrovolsky yer alıyordu. Dobrovolsky, kazanılan penaltıyı gole çevirerek takımını 1-0 öne geçirmişti. Maçın son dakikasında ise, Klinsmann’ın düşmesiyle kazanılan serbest vuruşta, Hässler takımını son anda yenilmekten kurtaran golü atmıştı.

2 gün sonraki maçta Almanlar yine oldukça şanslıydı. Kaleci Bodo Ilgner’in harika kurtarışları İskoçları durdururken, 2.si Maurice Malpas’ın ayağından sekerek gol olan  2 golle maçı kazanmışlardı. Hollanda ise BDT karşısında van Basten ile gole yaklaşmış anca ofsayt gerekçesiyle attığı gol değer kazanmamıştı. 0-0 biten maç sonucunda her şeyi son maçlar belirleyecekti.

Göteborg’da 88 ve 90’da birbirlerini eleyen 2 takım yeniden karşı karşıya gelmişti. 4 yıl önceki şampiyonada gülen taraf Michels’in Hollandası olurken, 90 Dünya Kupası’nda kazanan Almanlar olmuştu. Buchwald ve Reuter’den mahrum Almanya, henüz 14. Dakikada 2-0 geriye düşmüştü. Rijkaard ve Rob Witschge’den gelen goller, Hollanda’yı yarı finale taşıyacak gibi gözüküyordu. Almanya tarafında ise şans yine yanlarındaydı. İskoçya BDT karşısında rahat bir galibiyet alıyordu. Almanya bu sonuçla Hollanda’ya yenilse bile yarı finale çıkacaktı. İskoçlar turnuva boyunca iyi bir futbol sergilemiş olmasına rağmen, elenmekten kurtulamamışlardı.

Danimarka’ya döndüğümüzde, mini golf etkinliğinin başarısından sonra Nielsen takım üzerindeki baskıyı kaldırmanın farklı yollarını aramaya başlamıştı. Hollanda ile karşılacakları yarı final maçından 2 gün önce ilkine benzer bir hikaye yaşanacaktı. Oyuncular yine sıkılmış, otobüs yolculuğu sürmekteyken, bir elçi seçilir ve Nielsen’e danışılır. Lars Elstrup köşede bir Burger King şubesi görmüş ve hocalarından izin koparmaya çalışmışlar. 1992’de futbolcular diyet çılgını değillerdi. Aynı zamanda Nielsen de Wenger gibi yaklaşmıyordu olaya. Kafasında artıları ve eksileri tartan Nielsen, takımına izin vermeye karar vermişti. O gün yemenin ölçüsünü biraz kaçırmış olsalar da, günün sonunda herkes mutluydu…

Hollanda’nın Danimarka’ya göre çok daha iyi olduğunu düşünürsek, asıl ilgi uyandıran eşleşmenin Almanya-İsveç olduğu kanısı hakimdi. Vogsts’un Almanyası turnuvanın başındaki haline göre daha uyumlu gözükürken, İsveçli taraftarlar 1958 yarı finalinin bir tekrarını arzuluyordu (İsveç kendi evinde düzenlenen Dünya Kupası’nda Almanya’yı 3-1 yenmiş ve finale yükselmişti.). Ancak İsveçlilerin dilekleri yerine gelmeyecekti. Patrick Andersson ve Stefan Schwarz’dan yoksun İskandinav ekibi, Almanlara yenilmekten kurtulamayacaktı.

Hässler ülkesi adına ilk golü kaydetmiş, 2. yarının başında Riedle skoru 2-0 yapmıştı. Brolin’in ayağından gelen penaltı golü İsveçlileri umutlandırırken, Riedle’nin son dakikada attığı gol, maçın galibini belirlemiş, akabinde gelen Kennet Andersson’un golü galibi değiştirmemişti. Almanya bu galibiyetle finalde ezeli ve ebedi rakibi Hollanda’yı beklemeye geçmişti. Ama yanlış savaşa hazırlandıklarından hiçbirisinin haberi yoktu…

Büyük maça geldiğimizde, Laudrup, turnuva öncesinde rezil olacaklarını düşünen yıldız isim, hayatının maçlarından birisini oynuyordu. Dripling sonrası açtığı ortada Henrik Larsen topu ağlara göndermeyi başarmıştı. Ayrıca kaledeki dev isim, neden dünyanın en iyi kalecilerinden birisi olduğunu kanıtlıyordu. Agresif oyunu, ceza sahası içindeki üstünlüğü Hollandalıları kesinlikle çok zorluyordu. Her ne kadar Bergkamp ülkesine beraberliği getiren golü atsa da Danimarkalılar daha iyi oynadıklarının farkındaydı. Bu güven, Bergkamp’ın golünden kısa bir süre sonra kendisini göstermiş ve Larsen kendisi ve takımının 2. golünü kaydetmişti. 1984’deki bundan çok daha yetenekli Danimarka takımı yarı finalde elenmişti ama bu kez Nielsen buna izin vermemeye kararlıydı. Maç sırasında sarı kart gören Henrik Andersen, olası bir finalde oynama şansını kaybetse de, takımı için tüm gücünü ortaya koymaya devam ediyordu.

Maçın sonlarına doğru Andersen’in geçirdiği ağır sakatlık oyundan çıkmasına sebep olmuştu. Bu yetmezmiş gibi, takımın beklerinden John Sivebæk de sakatlanmış ancak başka oyuncu değişikliği hakkı kalmadığı için Danimarka’nın, maçın sonuna dek sahada kalarak elinden geleni yapmaya çalışmıştı. Ancak maçın bitmesine 4 dakika kala, Frank Rijkaard sahneye çıkmış ve skoru 2-2’ye getirmişti. Adeta 10 kişi mücade etmek zorunda olan Danimarka’nın uzatmaları atlatması çok zor görünüyordu.

Uzatmaya başlamadan evvelki süre, bir teknik adam için oldukça zordur. Nielsen’in elinde o anda bir Whopper ya da golf sopası yoktu. Elinden gelebilecek tek şey, durumu açıkça ifade etmekti. Hollandalı oyuncular da yorulmuştu ve kendi takımın maçta daha iyi olan taraftı. Bu yüzden endişeye gerek olmadığını söylüyordu oyuncularına. “Eğer bu maçı kaybedersek, aslında katılma şansımızın bile olmadığı bir turnuvada yarı final oynamış olacağız. Çıkın ve oyununuzu oynayın” demiş Nielsen.

Nielsen sahada bunları yaşarken, eğer sahada olsaydı fark yaratabilecek birisi, New York’ta bir otelin barında maçı takip ediyordu. Turnuvadan uzaklaşmak adına dünyanın bir köşesine giden Michael Laudrup yine de dayanamamıştı. Evet, kardeşi takımdaydı fakat bu ailevi bir ilginin ötesindeydi.  “Elbette Brian’ın çok iyi oynamasını istiyordum, fakat tek istediğim bu değildi. Ben bir Danimarkalıydım, bir futbol tutkunuydum, her ne kadar Nielsen ile aramız iyi olmasa da ülkemin kazanmasını istiyordum. Grup maçlarında takımın durumuyla ilgilenmemeye çalışıyordum ama St. Lucia’da eşimleyken bile başkalarına ‘Gazete var mı?’ ‘Bana maçın sonucunu söyler misin!’ diyordum. Elbette St. Lucia’da futbolla ilgilenen pek kimse yoktu ama New York’a geldiğimde, bütün akşam babamla telefondaydım. Her 5 dakikada bir maçın skorunu sorup duruyordum. Maç sonunda penaltılara gittiğinde babama telefonu kapatmamasını, sonuna kadar dinleyeceğimi söylemiştim.” diyor Michael Laudrup.

Heyecan dolu dakikalarda soğukkanlı kalmayı başaran ekip zafere ulaşacaktı. Danimarka’da sırasıyla Henrik Larsen, Fleming Povlsen, Lars Elstrup ve Kim Vilfort penaltı vuruşunu gole çevirmişti. Hollanda’da ise beklenmedik bir isim, Marco van Basten vuruşu değerlendirememişti. Son penaltıda eğer Kim Christofte golü bulursa Danimarka finale yükselecekti. Çarpık bacaklı savunma oyuncusu ağır ağır topa geldi, derin bir nefes aldı ve topla kaleci van Breukelen’i ayrı köşelere yolladı. Danimarka finaldeydi! Telefonun ucundaki Laudrup sevinçten elindeki bardağı düşürmüştü. Göteborg’daki on binlerce Danimarkalıyla birlikte, tüm ülke zafer nidaları atıyordu.

Kabul etmek gerek ki hiç kimse böyle bir başarıyı beklemiyordu. “Oyunculardan birkaçı final maçı öncesi yanıma geldi ve endişeli olduklarını söyledi.” diyor Nielsen. “Turnuvada buraya kadar geleceğimizi tahmin etmemiştik, Danimarkalı taraftarlar bizden daha iyimser olmalı ki, bazı futbolcuların eşleri finalin oynanacağı Stockholm’de kalacak yer bulamamıştı. Bu yüzden eşlerinin bizimle kalmasını istemişlerdi.” Nielsen’in cevabını tahmin etmiş olmalısınız. Dikkatli olmalarını söyleyip izin vermiş ancak yine de oyuncuların tam tersini yapacaklarından çekiniyormuş. Oysa bugüne kadar alışılmışın dışına çıkmak işe yaramıştı. Bu sefer de yarayabilirdi.

Final sabahı, bu kararın takımı olumlu etkilediğini görecekti. Bir tarafta yüzleri gülen, taraftarlarla şakalaşan oyuncular ve maçı düşünmeyi arkasında bırakmış bir hoca; diğer tarafta gergin Almanlar. Dünya Şampiyonuydular ama takımın 2 sene önceki kadar iyi olmadığının farkındaydılar. Kaybedecekleri çok şey vardı ve Danimarka bunu iyi biliyordu. Danimarka Andersen’den yoksundu ama onun eksiğini kapatmak adına daha fazla mücadele etmeye hazırdı. Maça çıkacak ve kupayı Henrik için alacaklardı…

Danimarkalı taraftarlar bu müthiş maçı izlemek, kahramanlarını alkışlamak için adeta Oresund’a akın etmişti. Final maçı, Peter Schmeichel’ın klasını göstereceği maç olacaktı. Danimarka, Povlsen’in ortasına Jensen’in bir ülkeyi sessizliğe gömen vuruşuyla öne geçmişti. Ancak bu maçın dönüm noktası sayılmazdı. Maçın esas kahramanı Peter Schmeichel’dı. Kaptan Olsen “Eğer Almanlar golü bulmuş olsaydı, bu maçı asla kazanamazdık.” diyor. “Yapabileceğimiz her türlü savunmayı yapmıştık. Artık son gücümüzle sahadaydık. Turnuvaya tam olarak hazırlanamadan gelmiş olmanın bedelini ödüyorduk.”

Danimarkalı oyuncuların aklında buraya kadar ne kadar zorlukla geldikleri varken, ayakları direnmekte zorlanmaya başlamıştı. “Uzatmaları çıkarmamız imkansız. Tanrım, Almanlar her atağa kalktığında gol yiyeceğimizi düşünüyordum.” diyor Laudrup. “Neyse ki tüm atakları savurmayı başarmıştık ve sonunda Kim, maçı bitiren golü atmıştı.” Kim Vilfort, peri masalını gerçeğe dönüştüren adam!

Schmeichel’ın müthiş performansı Almanların ataklarını kırmış, Vilfort’un golü de olağanüstü sonucun oluşmasını sağlamıştı. Danimarkalılar Stockholm’u istedikleri renge boyayabilirdi o an ve Nielsen de mutfağına geri dönebilirdi artık. Danimarka, 20. yüzyıl futbol tarihinin en büyük sürprizlerinden birisine imza atmış ve katılma hakkı kazanamadıkları turnuvayı şampiyon bitirmeyi başarmıştı. Avrupa’nın en mutlu ülkelerinden Danimarka, mutluluğuna mutluluk katmış oldu böylece. Örneğin, Kim Christofte’yi Kopenhag havaalanında alan taksici, Danimarka’nın zaferine oynadığı bahis sayesinde hayatının tatilini yapacakmış. Christofte de taksicinin bedava yolculuk teklifini reddetmiş.

Bu, Danimarkalı kahramanların  alacağı turnuva sonrası ödüllerden yalnızca birisiydi. Zaferden 2 hafta sonra, Møller Nielsen bir mektup almış. Mektupta Danimarkalı bir işçinin mutfağıyla ilgili hikayeyi duyduğu ve ücretsiz mutfağını yapabileceği yazıyormuş. Nielsen çok teşekkür etmiş, yeni mutfağına sahip olmuş ancak ücretini ödemiş. Unutmadan söyleyeyim, Danimarkalılar için önemli bir söz var: “Du Skal Ikke Tro At Du Er Noget yani (tam çevirisi olmasa da) özel birisi olduğunu düşünme.

Tüm gösterişli dili ve inatçılığına rağmen, Nielsen oldukça sakin bir adam. 1992’ye dair favori anısı oteldeki bira ve şampanya veya eve dönüşteki şamata değil; maçtan sonraki sabahları otelin etrafında yaptığı huzur dolu yürüyüşlerdi. Ve şu anda geçmişi hatırladığında, ne kadar şanslı olduklarını söyleyen bir adamla karşılaşıyoruz. “Sana şu an itiraf ediyorum” diyor Nielsen, “Sadece 3 şey vardı: mini golf, Whopper ve eşler. Her şey yolunda gitti ve benim bir dahi olduğumu söylediler. Bunu nasıl başarmıştım? Tanrım, bu adam bir şeyler biliyor olmalı. Fakat şimdi iyi dinle ve bunu unutma. Eğer işler yolunda gitmeseydi ne olacaktı? Ne amatör! Antrenman yapmak yerine nasıl olur da golf oynatır? Hamburger yemelerine nasıl izin verir? Ben kim olduğumu iyi biliyorum, ve o yaz şanslıydım. Bunun başka hiçbir şeyle alakası yoktu dostum, sadece şanslıydım.

Nielsen’in şansı da bir yerde sona erecekti. Euro 96’da gruplarda turnuvaya veda edince görevinden ayrıldı. Oysa çoktan kraliyet şövalyesi ilan edilmişti. O her zaman 1992 yazındaki güzel anılara sahip olacak. Ve bir de anılarını yad edebileceği yepyeni bir mutfağa…

Not: Bu yazının hazırlanmasında The Blizzard’da yayınlanan Dave Farrad’ın makalesinden yararlanılmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir