Arjantin’in Son Gerçek 10 Numarası: Juan Roman Riquelme

10 numaralı formanın Juan Roman Riquelme’nin hayatındaki yeri apayrı olmalı. Formasının arkasında yazılı olan numara, onu tanımayanlara bile oyun tarzını açıklayabilir. Günümüzde bu kalitede pek fazla rastlanmayan ve belki de ofansif orta saha oyuncularıyla meşhur Arjantin’in son büyük ve gerçek 10 numarası olan Riquelme, fiziksel güçten ziyade oyun zekasıyla ön plana çıkan, yaratıcı bir oyun kurucuydu. Bunun dışında, genç Roman, henüz 10 yaşındayken babasının yerel bir çetenin üyesi olduğunu öğrenmişti. Kısacası, 10 numara, milyonların hayalini süslerken, Riquelme’nin hayatının en önemli parçası haline gelmişti.

“Roman”, annesinin JR’ın ilgisini çekmek için kullandığı ismiydi. O dönemde, dünyaca tanınmış bir başka J.R. daha vardı;  J. R. Ewing, “Dallas” dizisinin yıldızı, 80’lerin en önemli figürlerinden birisiydi. Ondan yaklaşık 20 yıl sonra, Juan Roman Riquelme, tıpkı Ewing karakteri gibi, dünyaca tanınmış bir isim haline geliyordu.

Riquelme’nin 2007 yılında Avrupa’dan ayrılışı, klasik futbol hayaliyle günümüz futbolu arasında kalan son bağların da kopmasına sebep oluyordu. Modern futbol, klasiğe üstün geliyordu…

Diego Maradona’nın Yolundan…

Argentinos Juniors kulübü, tıpkı efsanevi Diego Maradona gibi, Juan Riquelme’nin kariyerinde de önemli bir role sahip. Buenos Aires’in La Paternal’inde (Başkentin Argentinos Juniors ile özdeşleşen kesmi) ilk defa Diego Maradona’ya benzetildi Roman. Gerçekte, Maradona’dan çok farklıydı. Stilleri, karakterleri, hayalleri bambaşkaydı. Normalde “yeni Maradona” sıfatı, genç bir oyuncunun sırtında ağır bir yük oluştururken, genç Roman için bir şey ifade etmiyordu: Maradona’dan farklı olduğunu iyi biliyordu.

Riquelme’nin mental yeteneğini ve teknik kabiliyetini geliştirmeye başladığı yuva, “yıldızların beşiği” olarak adlandırılan meşhur Argentinos akademisiydi. Burada Diego Maradona, Sergio Batista ve Fernando Redondo gibi ünlü futbolcular yetişmişti. Argentinos’un koçları, Riquelme’nin zayıf fiziği, çekingen ve dayanıksız yapısını geliştirmek için ona çok yardımcı oldu. Onların gelecek vadettiğini düşündüğü genç oyuncunun kafasında ise birçok farklı fikir vardı.

Çocukluktan Boca taraftarı olan genç oyuncu River’ı reddedikten sonra, $800,000 karşılığında Boca Juniors’a geçmeye karar verdi. O günden bugüne, Boca’da geçirdiği yıllar, onu kulübün tarihine sokan başarılarla dolup taştı.

Daha önce başarısızca yapılan Maradona benzetmelerinden sonra, La Bombonera’da yeni bir kahraman doğuyordu…

Riquelme, genç Tevez ile birlikte.
Riquelme, genç Tevez ile birlikte.
Başarı Kısa Sürede Geldi…
Orta saha ile forvet arasında takımını yöneten Riquelme, kısa süre içinde, içlerinde 2000 ve 2001 Copa Libertadores şampiyonluklarının da olduğu önemli zaferler elde etti. Riquelme’nin hareketleri, top kontrolü ve pasları olağanüstüydü. Pozisyonları yoktan var edebilen Roman, bu özelliğiyle Maradona’ya rakip olabilirdi. Her ne kadar stilleri çok farklı olsa da, bir noktada ikisi de aynı özelliğe sahiptiler: tahmin edilemez olmak.
Riquelme duygusal bir insandı. Sevilmeye, hatta övülmeye ihtiyaç duyuyordu. Ayrıca, oyun anlayışından ötürü, yanında oynayan oyuncuların ayak işlerini üstlenmesi gerekiyordu. Ne yazık ki kariyeri boyunca dayanıksızlık, karşısına bir sorun olarak çıkmaya devam etti.
La Bombonera’da olduğu dönemde farklı bir oyuncuydu. Riquelme için gol atmak, hiçbir zaman öncelikli olmamıştı. O, kendisini sonuca giden yolda bir araç olarak görüyordu. Avrupa’ya gitmek isteyen birçok hücum oyuncusu, skor tabelasını düşünürken, Riquelme, takımın lideri olmak istiyordu. Egosu yüksekti ve sevilmeyi hak ediyordu. Bu, Roman’dı…
1996-2002 arasında Boca’da oynadığı 194 maçta 44 gol atmayı başardı. Ancak bu sayı, onu anlatmak açısında çok yetersiz kalıyor. Bu gollerin birçoğu, başarılı driplinglerin ve uzaktan şutların sonucunda gerçekleşmişti. Youtube’da adına yayınlanmış onlarca video, bunu kanıtlar nitelikte.
Boca’da kendini kanıtladıktan ve milli takımda bir yer edindikten sonra, yüzünü Avrupa’ya çevirdi Riquelme. Birçok kulüp, genç oyuncunun etrafını sarmıştı. Bu dönemde, başına üzücü bir olay da gelmiş; kardeşi kaçırılmıştı. Küçük kardeşi, ancak fidye ödendikten sonra serbest bırakılmıştı.
Uzun süredir Riquelme ile ilgilenen Barcelona, ısrarlarının karşılığını almış ve şu anda ucuz olarak düşünebileceğimiz, £ 9 milyon karşılığında yıldız oyuncuyu İspanya’ya getirmişti.

 

Avrupa Macerası Başlıyor

O zamana kadar pek az Barcelona oyuncusu, Riquelme’nin aldığı ilgiyi üstüne toplayabilmişti. Artık Güney Amerika’nın yıldızları, yeteneklerini gösterdikleri videolarla tüm dünyaya ulaşır duruma gelmişti. Taraftarlar, Riquelme henüz gelmeden nasıl bir oyuncu olduğunu biliyordu.

Ancak işler taraftarların hayal ettiği gibi gitmedi. Dönemin menajeri Louis van Gaal, Arjantinli yıldızdan bir türlü verim almayı başaramadı. Açık bir şekilde van Gaal’in oyun sistemine uymuyordu Roman. Hollandalı teknik adam, bu transferi “politik” olarak değerlendirmişti.

Riquelme’nin egosu ve güveninin sarsılması, van Gaal’in artan hayal kırıklığıyla birleşince, kulübün yıldız transferi beklenen etkiyi gösteremedi. Oysa Arjantinli oyuncunun hayalleri çok farklıydı: annesinin tedavisi için ihtiyaç duydukları parayı kazanmak ve yeteneğinin karşılığını almak. Ancak bu hayalleri kısa sürede kabusa dönüştü genç oyuncunun.

Riquelme’nin Barcelona’da bekleneni verememesi, ülkesi Arjantin’de de eleştirilere konu olmuştu. Buenos Aires’de genç Arjantinli’nin oyun tarzını beğenmeyen yazarlar, onu takım oyuncusu olmamakla suçluyordu. Onlara göre, Riquelme maç sırasında adeta kayboluyordu: “Bu şekilde Barcelona’da nasıl başarılı olabilirdi?” Bir bakıma haklıydılar; Riquelme tekniği yüksek ancak çok fazla mücadele etmeyen bir oyuncuydu. Hiçbir zaman rakibe baskı uygulayan tipte bir oyuncu olmamıştı. Alan daraltmanın çok daha önemli hale geldiği günümüz futbolunda, Riquelme, birçok büyük kulüpte oynamakta zorlanırdı. Birçoklarına göre, oyun zekası tartışılamazdı ama daha fazla mücadele etmesi gerekiyordu.

Barcelona’daki sancılı dönemi, Ronaldinho’nun takıma gelişiyle sona erdi. Riquelme  de kendine yeni bir takım bulmakta gecikmedi. O dönem Villarreal’in başında bulunan İspanyol teknik adam Benito Floro, genç Arjantin’liyi takımına katma fırsatını kaçırmadı. Floro, ekibine yaratıcı bir isim katmak ve Barcelona’nın nasıl bir oyuncuyu kaybettiğini göstermek istiyordu.

Yeni Bir Macera Başlıyor…

Roman, Castellon’un küçük şehrine geldikten 1 yıl sonra, Manchester United’dan ayrılan Uruguay’lı golcü Diego Forlan ekibe katılır. Riquelme’yi Independiente’de oynadığı günlerden hayranlıkla hatırlayan Forlan’a kulak verelim:

“Villarreal’e 2004/05 sezonunda katıldım. Roman, benim tercihimi etkileyen en önemli kişilerden birisiydi. Hücumda birlikte görev alıyorduk; 10 numara görevini üstlenip beni gollerle buluşturmaya çalışıyordu. Henüz birbirimizi yakından tanımadığımız dönemde, antrenman sonrasında elimi sıkmış ve akşam yemeğinde ona katılmam için ısrar etmişti. Hatta ne yemekten hoşlandığımı sormuştu.”

“Milanesa’yı sevdiğimi söylemiştim. Oraya gittiğimde milanesa ve patates püresiyle karşılamıştı beni. Roman, tam bir patates uzmanıydı; bu kadar güzel bir yemeği ancak kardeşimin elinden yemiştim.”

“Sahada kısa sürede birbirimize uyum sağlamıştık. Önceki kulüplerimizde her ikimizin de yaşadığı bazı sorunlar olmuştu ancak Villarreal’de, Arjantin’de de çalışmış olan Manuel Pellegrini yönetimi altında birbirimizi bulduk diyebilirim. Roman, benim koşularımı tahmin eder ve her santraforun isteyeceği türden paslar atarak birçok gol atmamı sağlıyordu.”

“Yeni arkadaşlar kazanmak ve herkesle el sıkışmak için futbol oynamadık. Biz, kazanmak için oynadık. O, 9 ya da 10 çocuklu bir ailenin, içine kapanık ve sadık bir ferdiydi. Kardeşlerine çok bağlıydı. Onun iç dünyasına girmek çok zordu ama bir kere girdiğinizde, gerçek dostu haline gelirdiniz.”

Pek az oyuncu, takım arkadaşlarından bu kadar güzel övgüler alır. Riquelme, hem saha içindeki arkadaşlarının, hem de tribünlerin hayranlığını kazanmıştı. Sahada başardıklarından sonra, topsuz oyundaki eksikliğine dair olan eleştiriler önemsenmemeye başlamıştı. Oyuncuları ağır işçiler olarak görürsek, Riquelme, ağır bir iş için fazla iyiydi. Maç sırasında kafasında yüzlerce tablo çizercesine oynuyordu. Birçok oyuncu topu başkasına sadece atarken, o, adeta yönlendiriyordu; topla konuşuyor ve istediği yere gitmesi için onu cesaretlendiriyordu.

Manuel Pellegrini ile birlikte, Riquelme, Avrupa’nın en etkili oyun kurucularından birisi haline geldi. Üstelik, Arjantin için ortaya koyduğu performansını da çok daha iyi bir seviyeye taşıdı.

Her ne kadar 2006 Avrupa Şampiyonlar Ligi yarı final mücadelesinde, Arsenal’e karşı çok önemli bir penaltı vuruşundan yararlanamasa da, Marca tarafından İspanya’da sezonun en artistik oyuncusu seçilmeyi başardı. Sezon sonunda, önünde çok daha önemli bir sınav duruyordu: 2006 Dünya Kupası…

2006 Dünya Kupası

Kardeşinin kaçırılması olayı yüzünden aklını yeterince veremeyeceği düşünülerek 2002 Dünya Kupası için kadroya alınmayan Roman, kaybettiği zamanı 2006’da telafi etmek istiyordu.

İspanya ligini izleyemeyen futbolseverler, Riquelme’yi kupada adeta yeniden keşfetmişti. Grup maçlarında 2 asist yapan oyuncu, orta saha ile forvet arasındaki bağı kurarken, formunun zirvesindeydi. Sırbistan ve Karadağ maçında maçın oyuncusu seçildi.

2. turda Meksika’ya karşı oynadıkları maçta, Crespo’ya asist yapan Riquele’nin performansı, Maxi Rodriguez’in müthiş golüyle birleşince, Arjantin kendini çeyrek finalde ev sahibi Almanya karşısında buldu.

Almanya’ya karşı da müthiş sağ ayağını kullanan Riquelme, Ayala’nın attığı kafa golünde ortayı açan oyuncu oldu. Ancak, Villarreal’de geçirdiği yorucu sezonun ardından oyunda durmakta zorlanan yıldız 10 numara, oyunu kontrol etmek isteyen Arjantin’de antrenör Pekerman’ın tercihiyle 72. dakikada oyundan çıktı.

Teoride, yorulmuş olan Roman’ı oyundan çıkarmak doğru gibi gelse de, sahada Pekerman’ın beklentileri gelişmiyordu. Arjantin, topa sahip olmakta zorlanmaya ve Almanya da gol için daha fazla bastırmaya başlamıştı. Maçın sonu yaklaştığında, Almanya’nın beklediği gol Miroslav Klose ile geldi.  Bu dakikadan sonra, maç La Albiceleste için çok daha gergin geçiyordu. Riquelme’siz Arjantin, skoru korumayı başaramayınca, penaltı vuruşları sonucunda kupaya veda etti.

Riquelme, bu yenilgiden ağır bir şekilde etkilendi. Kendisini oyundan çıkardığı için Jose Pekerman’ı suçladı. Takımının ona en çok ihtiyaç duyduğu anda, saha dışına alınmıştı. Roman’ın kariyeri, bundan sonra yavaş yavaş gerilemeye başlayacaktı.

Kendini yeniden toplayabilmesi adına, ilk adım olarak milli takımdan ayrılmak isteyen Riquelme, kendini yeterince motive edemediği için Avrupa kariyerinin de sonuna yaklaşmıştı.

Manuel Pellegrini, onun kendini özel hissetmesi için elinden geleni yapmıştı: İstediği zaman antrenmana gelmeyebilir, takım arkadaşlarından daha az koşabilir veya kendi ülkesine daha fazla tatile gidebilirdi. Tüm bunların amacı, Roman’ı mutlu etmek ve istediği rahat ortamı sağlayabilmekti.

Ancak, artık Avrupa futbolu onu motive etmiyordu. Arjantin’deki maaşların da eskiye göre gelişmesiyle birlikte, ana ocağına dönme fikri, karşı çıkması zor hale gelmişti. İspanya’daki yazarlara göre de, ne yapılırsa yapılsın, Riquelme’nin Avrupa macerası sona ermişe benziyordu:

“Onlar (Villarreal), etrafını Arjantin’lilerle doldurmuştu; Don Torcuato’dan bir uçak dolusu arkadaşını getirdiğinde hiçbir şey söylememişlerdi; sakatlıklarını hiçbir zaman sorgulamamış ve iyi bir atrenman performansı göstermemesine gözlerini yummuşlardı. Hatta, takım onun etrafında kurulmuş olmasına rağmen, kötü maç performanslarına bile göz yumulmuştu. Eğer Riquelme oynamak istiyorsa, oynuyordu. Son 2 sezonda hiçbir maça yedek kulübesinde başlamamıştı.”

Kulüp, oğlunun doğumu için Arjantin’e gitmesine de izin vermişti. Roman, bu uzun tatilden geri dönüşünde teşekkür dahi etmemişti. Üstelik, antrenman yapmak istemediğini belirtmişti. Pellegrini ve başkan Roig için bu kabul edilemezdi: “Kulübün kurallarına uymak zorunda. Aksi halde benimle sorunlar yaşayacak.” Kulüp ona her istediğini vermişti. Artık sona gelinmişti.

2007 Şubat’ında, Arjantin’li yıldız oyuncu ülkesine, Boca formasıyla geri döndü. Oyuncuya yakın isimler, onun için Avrupa’nın sona erdiğini biliyordu ama hayranı olan taraftarlar, umutlu olmaya devam ediyordu. Fernando Redondo’dan beri gelmiş en zarif orta saha oyuncusu, belki bir gün yeniden Avrupa’ya dönerdi. Her ne olursa olsun, şu anda gözüken, bir devrin sonu olduğuydu. Büyük egosu, motivasyon eksikliği ve hayatını idare edememiş olması, Riquelme’yi Avrupa’dan uzaklaştırmıştı.

Yeniden La Bombonera’da

Roman’ın Boca’nın mabedi olan La Bombonera’ya dönüşü, müthiş zaferlerle oldu.2007 yılında Copa Libertadores’i kazanan Boca, ayrıca, 2008 ve 2011 yıllarında Apertura’yı 1.likle bitirmeyi başardı. Ayrıca, 2008 Olimpiyatlarında milli takımla aldığı altın madalya, kariyerine bir başarı daha ekledi.

Boca’daki 2. dönemi, sırf bu başarılardan ibaret değildi. Kulübün bir diğer ikon olmuş yıldızı Martin Palermo, mücadeleci tarzıyla sahada Riquelme’nin tamamen zıttı bir profil çiziyordu ve ikilinin arası iyi değildi. Bambaşka dünyaları olan 2 yıldız oyuncu, Boca şemsiyesi altında bir araya gelmişti.

Çok yetenekli olmayan ama mücadele gücü, hava toplarındaki üstünlüğü ve bitiriciliğiyle ön plana çıkan Palermo, Boca formasıyla 236 gol atmayı başarmıştı. Bu gollerden birisi sırasında, Arsenal de Sarandi’ye karşı, Riquelme ile olan farklılığı tam olarak ortaya çıkmıştı:

“Roman, müthiş tekniğiyle savunmayı geride bıraktıktan sonra Arsenal kalecisiyle karşı karşıya kalmıştı. Gol olacak şutu atmak yerine, takım arkadaşı ve aynı zamanda hasmı olan Palermo’ya yollamıştı topu. Palermo golü yaptığında, Riquelme, gol sevincini kutlamak yerine oradan uzaklaşmayı seçmişti. Ona, takımın diğer oyuncuları da katılmıştı. Bu, Riquelme’nin farkıydı. Diğerlerini olduğundan daha iyi gösteriyordu. Kimilerine göre, sonradan Palermo’ya “Bu tür golleri herkes atabilir” demişti.”

Boca’ya geri dönüşünden sonra, 187 maçta 48 gol atan Riquelme, kulübün efsanelerinden birisi olarak futbolu bırakmadan önce, son kez Argentinos Juniors forması giyerek Ocak 2015’de kariyerine son noktayı koydu. Böylelikle, yaklaşık 18 yıl sahnede kalan, yeni “Maradona”lardan birisi daha sahalara veda etti.

Son Gerçek 10 Numaraydı

Birçoklarına göre, Riquelme, futbolun zirvesini tanımlıyordu. Oyun zekasıyla izleyicileri ekrana bağlayan bir oyuncuydu. Yeteneği hem çok özel, hem de hayal kırıcıydı çünkü kariyeri çok daha iyi olabilirdi.

Benim için Riquelme, modern futbolda artık olmayan bir düşünceyi temsil ediyordu: O, son gerçek 10 numaraydı. Futbolda o kadar iyiydi ki, kendi kurallarıyla oynayabilirdi. Başarılı olup olmadığını söylemek zor ancak emin olduğum bir şey var ki, ayaklarında müthiş bir yetenek vardı.

“Futbol topu, bana istediğim her şeyi verdi. Tıpkı bir kız çocuğunun oyuncak bebeğini sevmesi gibi, futbol topu da benim en sevdiğim oyuncağım oldu. Onu icat eden kişi, benim için gerçek bir kahramandır.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir