1978 Dünya Kupası: Brezilya-Peru Maçı

1978 Dünya Kupası, Arjantin’deki faşist diktatörlük döneminde oynanmış ve tarihe en kirli kupalardan birisi olarak geçmişti (Mussolini döneminde oynanan 34′ ve 38′ Dünya Kupalarıyla birlikte). Ne yazık ki saha dışındaki çirkinlik, saha içine de yansımış ve finale ulaşmayı hak eden ekip, evine dönmek zorunda kalmıştı. İşte o ekip, kupanın 2. turunda, onu adil olmayan yollarla finalden eden takımın karşısına çıkmıştı. Brezilya, Peru ile karşı karşıya gelmişti…

Okumaya devam et “1978 Dünya Kupası: Brezilya-Peru Maçı”

1982 Avrupa Şampiyonu: Aston Villa

1981/82 sezonu, Avrupa futbolunda büyük bir sürprize sahne olmuştu. Aston Villa, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda zafere ulaşmayı başarmıştı. İngiliz ekibi, katıldığı ilk turnuvada zafere ulaşan tarihteki 4. takım olmuştu. Bu müthiş sezonu birlikte hatırlayalım.

Okumaya devam et “1982 Avrupa Şampiyonu: Aston Villa”

1960 Avrupa Uluslar Kupası Finali: SSCB-Yugoslavya

10 Temmuz 1960, Paris, Parc de Princes Stadı. Hafif yağan yağmur, çamurlu bir zemin ve kalbi hızla çarpan 22 çok iyi oyuncu. O gün sahada, birbirine hem yakın hem de uzak olan 2 sosyalist ülke buluşmuştu. Bir yanda Sovyetler Birliği, diğer yanda Yugoslavya.

Okumaya devam et “1960 Avrupa Uluslar Kupası Finali: SSCB-Yugoslavya”

1981 Kıtalararası Kupa Finali: Flamengo-Liverpool

Avrupa’nın en büyüğü, Güney Amerika’nın en iyisine karşı. Real Madrid’i yenerek son 5 senedeki 3. Avrupa şampiyonluğunu kazanan İngiliz ekibi, karşısında bu kadar iyi bir takım bulacağını beklemiyordu. Haydi birlikte bu müthiş maçı hatırlayalım.

Okumaya devam et “1981 Kıtalararası Kupa Finali: Flamengo-Liverpool”

17 Eylül 1989 Napoli-Fiorentina Maçı

Roberto Baggio ve Diego Maradona. Dünyanın gördüğü en özel futbolculardan ikisi. Serie A’nın en iyi döneminde bizlere futbol resitali sunan bu iki oyuncunun karşılaşmalarından birini anlatacağım size. Maçın yıldızı İtalyan olmasına rağmen sonunda gülen taraf Arjantinli ve arkadaşları olacaktı.

Okumaya devam et “17 Eylül 1989 Napoli-Fiorentina Maçı”

19 Nisan 1989 Bayern Münih-Napoli Maçı

Almanya’da oynanan, 1988-89 sezonu UEFA kupası yarı final rövanş maçı. İlk maçı Napoli 2-0 kazanmıştı. Almanların turu geçmesi için çok iyi bir futbol oynaması gerekiyordu fakat rakip güçlüydü.

Okumaya devam et “19 Nisan 1989 Bayern Münih-Napoli Maçı”

Tanrının Eli – Futbolun Kayan Yıldızı Diego Maradona’nın Yaşamı

Jimmy Burns tarafından yazılmış, Diego Maradona’nın futbolcu kimliğinin arkasında saklı olanların anlatıldığı bir biyografi. Arjantin’in varoşlarından ticarileşen futbolun en yüksek noktalarına ulaşan bir futbolcunun hikayesi…

Küçük bir çocukken yeteneğiyle herkesi büyüleyen Diego,  henüz 17 yaşından gün almamışken, kulübü Argentinos Juniors ile ilk lig maçına çıkıyordu. Diktatörlüğün gölgesinde geçen yıllar içinde Dünya şampiyonu olmayı başaran Arjantin kadrosuna alınamadığı için ağladığında henüz 18 yaşındaydı. Profesyonel olmasıyla ailesinin geçim yükünü sırtlamaya başlayan Diego, etrafında yer alan insanların fazlasıyla etkisinde kalmaya başlayacaktı. Önce İspanya’ya, daha sonra İtalya’ya gidecek ve etrafında insanlardan oluşturduğu surlarını yanında götürecekti. Sakatlanma eğilimi göstermeye başlamasıyla birlikte, bu insanların arasına kendilerini modern tıbbın alternatifi olarak gören kişiler dahil olacaktı. Gece hayatına düşkünlüğü, uyuşturucu alışkanlığı ve yanlış tedavi yöntemleri, Diego’yu kaçınılmaz sona her gün biraz daha yaklaştırıyordu. Kariyeri boyunca çok büyük başarılar kazanmış olsa da, yaşamını daha farklı şekillendirmeyi başarabilseydi, bu kitap çok farklı bir etki bırakabilirdi biz okuyucularda. Yazar kitabın sonunda onu hem çok sevdiğini, hem de ondan nefret ettiğini belirtiyor. Ben ise, Diego’yu sadece sahadaki haliyle hatırlamayı tercih ediyorum.

Sakatlığından Sonra İlk Röportaj: Marco van Basten

(Word Soccer Şubat 1997 sayısında yer almıştır)

Bir futbolcu olarak Marco Van Basten, basından mümkün oldukça uzak durmaya çalışan, özel yaşamı ile işini ayrı tutmaya özen gösteren, gösterişli ve ilham verici bir oyuncuydu. Son resmi maçını 1993 Şampiyonlar ligi finalinde Marsilya’ya karşı oynamış, 1995 Ağustos’unda sakatlığından dolayı futbolu bıraktığından beri Monaco’da sessiz bir yaşam sürmekte ve futbola çok az zaman ayırmakta.

Fakat geçtiğimiz ay, İsviçre’de düzenlenen FIFA sempozyumunda yer aldı ve futbola vedasından beri ilk yazılı röportajını verdi.

Dünyanın en iyi sporcularından biri olduktan sonra, fiziksel bir handikapa yenik düşmek sizin için ne kadar zor oldu?

Aslında göründüğü kadar zor değildi. 3 yıllık bir acıdan sonra, yeniden normal bir yaşam istedim. Düşünün ki günün her dakikasında vücudunuzda bir yerlerde ağrı hissediyorsunuz. Bu yaşamımı domine etti.

Ağrı, dizimden başlayarak tüm vücuduma yayılıyordu. Ve bu şekilde tam 3 yıl! Umut oldukça, yeniden eski halime gelebilmek için tüm acılara direndim fakat yapılan onlarca müdahaleden sonra anladım ki bir çıkmaz sokaktayım.

Şu an nasıl hissediyorsun?

Şu an verdiğim karardan ötürü memnunum, çünkü artık eskisi gibi acı çekmiyorum ve bu handikapla çok daha iyi bir şekilde mücadele edebiliyorum. Hatta, geçen yaz birkaç arkadaşımla birlikte plajda küçük bir maç yapmayı başardım.

Bir süre boyunca basının ilgisinden uzak durmayı başardın. Peki ya bundan sonra?

Ve aslında bunu bir süre daha sürdürmeyi düşünüyorum. Sadece kendi geleceğimi düşünmek istiyorum çünkü büyük ihtimalle hayatımın en önemli kararını vermek zorunda olacağım. Hayatımda ilk kez, futbolun hayatımı domine etmeyebileceği bir dönem var önümde. Fakat bu kararı verebilmek için, zihnimi boşaltmam gerekiyor.

En büyük hayal kırıklığım, dizimden bu derece ağır sakatlanmış olmam değil; doktorların beni nasıl tedavi ettiğiydi. En büyük zararı bir cerrah vermişti.

Bu yüzden mi İtalya’dan ayrıldın?

Evet ve aynı sebepten dolayı Hollanda’ya da geri dönmedim. Bunun yerine şu an Monaco’da yaşıyorum. Zihnimi boşaltmaya ihtiyacım var. Sakatlığımdan sonra fark ettim ki hayatta yapacak pek çok şey var. Günlük antrenmanların ve maçların yokluğunda sıkılmak yerine, keyifli deneyimler yaşadım. Yaşamın aslında ne kadar zengin olduğunu keşfettim.


Her zaman futbolcu ce antrenörlerin kalitesini çok iyi öngören birisi oldun. Senin gibi güçlü öngörüleri olan ve otorite sahibi bir isim, pekala çok iyi bir menajer olabilir.

Katılıyorum fakat şunu da aklımdan çıkartmıyorum; bir antrenörün hayatının ne kadar yoğun geçtiğini kendi gözlerimle gördüm. Bu sadece ağır bir işten ibaret değil, aynı zamanda tüm hayatınızı domine ediyor. Şu anda ekonomik açıdan rahatım, istediğimi yapmakta özgürüm. Bir gün antrenör olursam, buna değip değmeyeceğini merak ediyorum doğrusu.

En iyilerle çalıştıktan sonra, genel anlamda koçları görüyorsun?

Bana göre, on üzerinden 10 alan koçlar, takımın seviyesini yükseltmeyi başaranlardır. 6 alanlar, takıma önemli ölçüde ne katkı, ne de zarar verebilir. 3 alanlar ise takımı daha kötü yapanlardır. Bu yüzden, Johan Cruyff ve Arrigo Sacchi’ye hayranım. Her ikisi de çok yaratıcı, vizyonu geniş ve bir takımı çok daha iyi yapabilecek isimler. Bana göre, bir antrenörü çok iyi yapabilecek kriterlerden bir diğeri de kararlarını endişe ve korkudan bağımsız alabilmesidir. Cruyff gibi birisi, yedek kulübesindeki yerine oturduğunda hiçbir şeyden korkmaz. Ajax antrenörü Louis Van Gaal de benzer özelliklere sahip, her zaman kazanmak isteyen bir başka isim.

Sen hala bildiğimiz gibisin. Oyun hakkında çok açık bir görüşün var, hücumu seviyorsun ve sen bir kazanansın.

Fakat ben, zirvede oynamaya alışmış birisiyim. Ve zirvede kalmak, istikrarı gerektiriyor. Bunu yaratmak oldukça zor, çünkü başarılardan sonra herkes seni yenmeye çalışıyor. Ayrıca, hikayeni dinlemek isteyen basın, seni alkışlayan taraftarlar, yani kısacası zirvede olduğunda herkes senin üzerine atlamaya çalışıyor. Bu baskıyı sürekli kaldırmak çok zor. Bu sebepten ötürü, futbola geri dönmek istediğime emin değilim, her ne kadar kalbim hala orada olsa da…Antrenörlüğü düzenli yapmak da, oldukça fazla enerji gerektiriyor çünkü bu iş sadece teknik ve taktiklerden ibaret değil, aynı zamanda kadronun ruhuna girebilmen gerek.

Öyleyse, seni ikilemde bırakan temel nokta, şu anki özgürlüğünü kaybetme riski mi?

Derler ki ne kadar çok paran varsa, o kadar çok istersin. Fakat benim için, ne kadar çok param olursa olsun, önemli olan istediğimi yapabilmemdir. Küçük, sessiz bir mağarada da, 5 yıldızlı bir otelde de uyuyabilirim. Kendi istediğini yaptığın, ve başkalarının senin yapmanı istediğin şeyleri yapmadığın sürece, her ikisi de keyifli olabilir.

5 faul alan oyuncunun, basketboldaki gibi değişmesine dair olan görüşün oldukça ilgi çekiciydi.

Bence, sadece sarı ve kırmızı kartlar yeterli değil. Savunma oyuncuları artık çok kurnaz ve birçok faulü hakemlerden gizlemeyi başarıyorlar. Pietro Vierchowood ve Jürgen Kohler, bana maç boyunca 10-15 kez müdahalede bulunurlardı; hakem faul kararı verirdi ancak oyunum da 15 kez kesilmiş olurdu. Buna rağmen, maçı kart görmeden bitirebiliyorlardı. Eğer her faul için bir ceza, “P”, alsalar, defans oyuncuları daha dikkatli olmak zorunda kalır ve forvetler de daha geniş alanlar bulabilir. Benim fikrim, 5 “P” alan oyuncu değiştirilmeli, bir takımda 3 oyuncu 5 “P” aldığında, takım 10 kişi oynamalı.

Daha temiz bir oyuna dair olan ümidini bir oyuncu olarak mı yoksa bir kurban olarak mı dile getiriyorsun?

Hücumu ve goller atmayı seven bir oyuncu açısından, kendimi kurban olarak görmüyorum. Benim durumum, harika bir kariyerin nasıl aniden sona erebileceğine dair güzel bir örnek. En büyük hayal kırıklığım, dizimden bu derece ağır sakatlanmış olmam değil; doktorların beni nasıl tedavi ettiğiydi. Çünkü dizime en büyük zararı bir oyuncu değil, bir cerrah vermişti.

Çek Futbolunun Büyük Yıldızı: Josef Masopust

Josef Masopust’un Dünya Kupası finalinde gol atarak ülkesi Çekosslovakya’yı zafere ulaştırma hayali, 1962 Haziran’ının güneşli bir öğleden sonrasında, kısa süreliğine de olsa gerçek olmuştu.

Tüm zamanların en büyük Çek futbolcusu ve Doğu Avrupa topraklarından çıkıp Avrupa’da Yılın oyuncusu seçilen ilk isim, maçın henüz 15. dakikasında güzel bir şutla takımını, son şampiyon Brezilya karşısında 1-0 öne geçiren golü atmıştı.

“O gün, sadece 1 dakikalığına da olsa, Dünya Şampiyonu olmuştuk.” diyor şimdilerde 80’nini geçmiş bir büyükbaba olan Masopust. ” Fakat Brezilya, bizim golümüzden hemen sonra Amarildo ile skoru eşitlemiş, 2. yarıda da Zito ve Vava’nın golleriyle maçı 3-1 kazanmıştı. Bizim için hayal kırıklığıydı ancak bu başarı, o günden bugüne bir miras olarak kalmaya devam ediyor.”

Konfederasyon kupası sırasında, Brezilya yönetiminin davetlileri olarak milli takımdan arkadaşları Josef Jelinek ve Josef Stibranyi ile bir araya gelen Masopust, verilen arada Copacabana plajında dinlenirken eski günler hakkında konuşmayı ihmal etmiyor.

Bugün, kariyerine sol açık olarak başlamış orta saha oyuncusu, kariyerinin maçını kaybetmiş olmalarından dolayı hiçbir üzüntü duymuyor. “Bir an hayalimin gerçekleşebileceğini düşündüm ama Brezilya, Pele’nin yokluğuna rağmen gücünün zirvesindeydi” diyor Masopust. ” O zamanlar Dünya’nın en iyi takımıydı Brezilya ama biz de onların kazanmasına yardımcı olduk. Turnuvanın en iyi kalecisi olarak görülen Viliam Schrojf, çok önemli birkaç hata yapmıştı – Bunlardan birisinde, güneş ışığının gözüne vurmasıyla, topu elinden düşürmüş ve 3. gole sebep olmuştu –  Her ne kadar kaybetsek de, bizim için çok büyük bir başarıydı.”

Alman İşgali

Masopust’un bir gün Dünya Kupası’nı kazanacağına dair olan hayalini inanılmaz kılan esas neden, çocukluğunda Çekoslovakya’nın yok olmanın eşiğine gelmiş olmasıydı.

“Küçük bir çocukken, 2. Dünya Savaşı başlamadan hemen önce, Çekoslovakya, Almanlar tarafından işgal edilmişti ve futbol resmen yasaklandığı için, ancak köyde küçük maçlar yapabiliyorduk.” diyor Çek eski futbolcu. ” Hayalim, bir gün Çekoslovakya adına oynamak ve Dünya Kupası’nın kazandıracak golü atmaktı ancak düşünün ki o zamanlar Çekoslovakya diye bir ülke yoktu; Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş durumdaydı.”

Fakat 1950’de 18 yaşına geldiğinde, onu imkansız gibi görünen hayaline yakınlaştıracak olan antrenörle tanıştı. Bu isim, Rudolf Vytlacit idi. Antrenör, Masopust’un oynadığı yerel kulübe yakın, 1. ligde mücadele eden Teplice’den geliyordu. Vytlacit, görür görmez genç oyuncunun yeteneğinin farkına varmıştı. Masopust ile sözleşme imzalamış ve onun hemen Teplice’in A takımına dahil etmişti. Bu hamle, onu 12 yıl sonra Dünya Kupası finaline götürecek olan yoldaki ilk adımıydı.

2 sezon sonra, Masopust, Teplice’den ayrıldı ve Dukla Prag’a geçti. Milli takımda ise, 1956 yılında, Brezilya’ya karşı 2 maçta forma giydi. İlki, Sao Paulo’da 1-0, ikincisi ise takımın tek golünü atmasına rağmen 4-1 kaybettikleri maç oldu.

Bu sonuçlara rağmen, Dukla ve Çek futbolu için parlak günler yakındı. Aynı zamanda, Brezilya ile günümüze kadar gelen bir sıkı bağ kurulmuştu.

” Bu bağ, 1956’da başladı fakat esas gelişim, 1959 yılında Pele’li Santos’a karşı Dukla Prag’ın Mexico City’deki bir turnuvada mücadele etmesiyle devam etti. Bu maçı biz kazanmıştık ve yanlış hatırlamıyorsam onların 18 maçlık galibiyet serisini sonlandırmıştık.” diyor Masopust. “Onlara karşı 2 gol atmıştım ve 1962 finalinde yeniden karşı karşıya geldiğimizde, birbirimizi tanıyorduk. Biz, dost rakiplerdik ve aramızda büyük bir saygı vardı.”

” Santos’a karşı aldığımız galibiyet, çok iyi bir sonuçtu fakat Dünya Kupası finalini de kaçıran Pele, bu maçta 27. dakikada sakatlanmıştı.” diyor Masopust. O zamanlar oyuncu değiştirme hakkı yoktu ve acı çekmesine rağmen oynamaya devam etmek zorunda kalmıştı. Arkadaşlarıma, Pele topu aldığında ona sert müdahale etmemelerini söylemiştim. Sakat bir oyuncuya karşı oynamak işimizi kolaylaştırırdı ama sakatlanmış birisine karşı sert oynamak doğru olmazdı.”

“1962’de farklı bir atmosfer hakimdi. Pele yıllar sonra yazdığı kitabında, maçta gelişen olayları, kariyerindeki en sportmence davranış olarak gördüğünü yazıyordu.” diyor Masopust. “Biz de 1962 Dünya Kupası’nda çok yumuşak oynamamıştık ama tarihe “Santiago Savaşı” olarak geçen Şili ile İtalya arasında oynanan maçta – oyuncular birbiriyle kavga etmiş ve 2 kırmızı kart çıkmıştı – çok sert olaylar yaşanmıştı. Biz, onlara nazaran daha temiz bir oyun oynamıştık.”

“Brezilya’nın Spordan Sorumlu Bakanı, Aldo Rebelo, bu hafta yaptığı konuşmada yaşanan olaya değindi ve hala akıllarda yer alıyor olması bana gurur verdi.” diye belirtiyor efsanevi futbolcu.

Huddersfield Town

Çekoslovakya her ne kadar Dünya Kupası’nda finale çıkmış olsa da, kupa başlamadan kimse onlara bu şansı tanımıyordu. Kupaya hazırlanırken, İngiltere’nin 2. lig ekiplerinden (günümüzde Championship adıyla biliniyor) Huddersfield Town ile oynadıkları maç , ne kadar kötü bir hazırlık dönemi geçirdiklerini ortaya koyuyordu.

Masopust’un bu maçın seçilmesi hakkında bir bilgisi yoktu ama fikri, oldukça komikti: ” Bence, Çek Federasyonu, onları rahatlıkla yenebileceğimizi ve bu sayede moralimizin artacağını düşünmüştü. Fakat sonuç beklenenin tam tersiydi. Çok kötü oynamıştık ve 1-1 berabere kalmıştık. Daha sonra birkaç kötü maç daha yaptık.” diyor Masopust.

“Bu sonuçlardan sonra, basın ve taraftarların diline düşmüştük. Brezilya’ya gittiğimizde valizlerimizi açmaya bile gerek olmadığını çünkü en kısa sürede evimize geri döneceğimizi söylüyorlardı.”

“Fakat, bir kişi bizim arkamızda durmuştu: teknik direktörümüz; Teplice’den eski hocam Vytlacit. O, hiçbir zaman inanmaktan vazgeçmedi. Ve bizi finale kadar taşıdı. Bu gerçekten inanılmazdı.” diyor eski hocası hakkında Masopust.

“Baskı giderek artıyordu fakat bu adeta zeytinin yağını çıkarmak gibiydi. Zeytini sıkıp yağını çıkarıyorduk, ilk maçta İspanya’yı yendiğimizde her şey değişti. Stibranyi tek golü atmıştı. Hayalimize doğru ilerliyorduk.”

Masopust, aynı yılı Avrupa’da Yılın Futbolcusu ödülünü kazandı. Ayrıca, 1963 yılında İngiliz Futbol Federasyonu’nun 100. kuruluş yıldönümü amacıyla oynanan maçta Dünya karmasına seçildi. 2004 yılında, Pele, Masopust’u yaşayan en iyi 125 oyuncu arasından birisi olarak seçti.

Kariyeri Dukla Prag’dan sonra Belçika’ya uzanan Masopust, teknik adamlık serüveninde de Endonezya’ya kadar gitti. Bu büyük futbol adamı, Çek Cumhuriyeti’nin önümüzdeki kupada final oynayabileceğini düşünmüyor.

” Bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Hatta kupaya katılabileceğimize bile inanmıyorum. Biz, her zamanki performansımızdan oldukça uzağız ve diğer takımlar oldukça güçlü. Öte yandan, tarihimize baktığımızda, her zaman her şeyin mümkün olabileceğini görüyoruz.” diyor Masopust.

Okul çağındaki çocuklar, ülkede düzenlenen Josef Masopust Kupası’na katılırken, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden de takımların ilgisini çekmekte. Bundaki en önemli sebep, kupanın verdiği mesajlardan birisi: “Fair-play”.

(Bu yazı/röportaj, Reuters’de 2013 yılında yayınlandı)

Lev Yashin Röportajı: Futbolu Bırakmadan Önce

Ünlü kaleci, kulübü Dinamo Moskova ile birlikte Barcelona’nın davetlisi olarak “Gamper Kupası”na davet edilmişti. Kendisiyle başkan Augustin Montal’ın kulüp yetkilileri adına düzenlediği yemekte yapılan röportajı sizlere sunuyorum. Unutmadan ekleyeyim; FC Schalke, Dinamo Moskova ve Ujpest Dozsa’nın yöneticilerinin katıldığı yemekteki tek futbolcu, o zamanlar 41 yaşında olan efsanevi kaleci Lev Yashin’di.

Yaklaşık 1.90 m boyunca, şık giyimli, dost canlısı ve etkileyici bir adam. Ona gençlik sırrını sorduğumda içten bir kahkaha atıyor. Cevabı sadece spor, adanmışlık ve futbol sevgisi oluyor.

Bugünlerde futbolda yaş konusu vurgulanıyor. Etrafına baktığında dünyanın en iyi oyuncularının 20’lerinin sonunda veya 30’larının başında olduğunu görürsün. Meksika’nın sıcağında Charlton, Pele ve Seeler hala çok etkiliydi. Benim için önemli olan yetenek, deneyim ve elbette fiziksel ve mental hazırlık.

Halefi hakkında konuştuğumuzda Spartak’ın kalecisi Anzor Kavazashvili’yi işaret ediyor. 70′ Dünya Kupası’nda Rusya’nın ilk tercihiydi. “O kesinlikle şu anki 1 numaramız. Fakat Dinamo Kiev’de oynayan Rudakov da harika bir kaleci.” Dinamo Moskova’da oynayan 3 oyuncudan daha bahsediyor Yashin: Santrafor Koslov, 16 maçta atılan 23 golün 12’sinde imzası var. Diğer ikisi de Utkin ve Zhukov, takımın genç forvetlerinden.

Dünyanın en iyi kalecisi? “Buna cevap vermek zor çünkü futbol zamanla değişiyor. 20 yıl önceki en iyi, bugün aynı değere sahip olamayabilir. Birçok iyi kaleci gelip geçti. İngiltere’den Sam Hardy ve Frank Swift. İspanya’dan Ricardo Zamora ve Antonio Ramallers ve Meksikalı Antonio Carbajal akla ilk gelen isimlerden.

Bugün? Bunu bana sormana gerek yok. Açık ara Gordon Banks en iyisi.

Unutulmaz maçlar? Yashin bir an duraksadı. “Hafızamdan asla silinmeyecek 2 maç var. 1963’te Wembley’de oynanan, İngiltere’ye karşı Dünya Karması’nda yer aldığım maç. Benim için büyük bir onur ve harika bir maçtı. Diğeri ise, Stanley Matthews’ın Stoke forması altında yaptığı jübileydi. Matthews gibi bir oyuncunun jübilesinde yer almak benim için bir ayrıcalıktı. Hatta bir fotoğrafımız çekilmişti. Puskas ve ben Matthews’ı omzumuza almıştık.

Matthews, Puskas ile Yashin’in omuzlarında

Konuşmamızın sonrasındaki akşam, 85 bin taraftar Barcelona-Dinamo Moskova maçında sahaya çıkan Yashin’i ayakta alkışlıyordu. Herkes “Kara Panter”i izlemek istiyordu. Ancak ne şanssızlar ki topa neredeyse hiç dokunamamıştı maç boyu.

Maç, Dİnamo Moskova’nın büyük üstünlüğüyle geçmiş ve 5-0 Ruslar lehine sonuçlanmıştı. Ayrıca 3 golleri de verilmemişti. Bir gazete maç sonunda şunu yazmıştı: “Barcelona 5-0 ile hezimete uğradı, üstelik hakemin tüm desteğine rağmen.”

Not: Yazının orijinali World Soccer Ekim 1970 sayısında yayınlanmıştır.